81. Tekvir suresi-3
Melek
Arap dilbilimi uzmanları “ملك melek” sözcüğünün kökeni ile ilgili altı farklı tespitte bulunurlar. Bu tespitleri ayrıntılarıyla belirtmek sayfalar dolusu açıklamayı gerektirir. Bu nedenle en isabetli iki tespiti dikkate almakla yetineceğiz. Konu hakkında daha geniş bilgi için Kitabü’l-Ayn, Tehzib, Camî, Keşşaf, Mecma’, Garaib, Lübâb, Rûh, El-Bahrü’l-Muhît, Müfredat gibi kaynaklara başvurulabilir.
Birincisi: Melâike ve bunun tekili olan melek sözcükleri “ؤلوك ülûk” kökünden türemiştir. Bu sözcük “elçi göndermek” anlamını taşımaktadır. Kelimenin aslı “مألك me’lek” dir. İsm-i zaman, ism-i mekân ve mastardır. Dolayısıyla başındaki “م M” harfi ektir. Sonra elifle lâm yer değiştirmiş, “ملئك mel’ek” yapılmıştır. Allah’tan gelen elçi anlamında isim olarak kullanılmaya başlayınca hemze terk veya tahfif yoluyla kalkmış, sözcük “ملك Melek” şeklini almıştır.
İkincisi: Başındaki “م M” harfi kelimenin aslındandır, ek değildir. Kuvvet/yönetim gücü anlamındaki “ ملك melk” kökünden türemiştir. Mülk, milk, malik ve melik sözcükleri bu kökten türemedirler. Anlamları da bu kök anlamına göredir.
Genellikle eski tefsirciler birinci şıkkı tercih etseler de, bize göre melek sözcüğü her iki kökten de türemiş ve ayrı kök ve ayrı anlamlarda kullanılmıştır. Şöyle ki: Bazı ayetlerde geçen “melâike” sözcüğü birinci şıktaki anlam kapsamına, bazı ayetlerdekiler ise ikinci şıktaki anlam kapsamına girmektedir. Bunların ne anlamda kullanıldıklarını pasaj içerisindeki söz akışından kolayca ayırt edebiliriz.
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda “ ملك melek” kelimesinin “Kuvvet, yönetim gücü, elçi ve haber verici” demek olduğu anlaşılmış olmalıdır.
Kur’an’ı iyi anlayıp dini doğru yaşayabilmek için bu kavramın Kur’an’daki anlamlarının iyi bilinmesi gerekmektedir.
Görüldüğü üzere melek sözcüğü anlamları farklı olan iki değişik kökten de gelebilmektedir. Buna paralel olarak; melek kavramı “ülûk” kökündeki anlamına göre “elçiler/haberciler”, “melk” kökündeki anlamına göre ise “yönetim güçleri” anlamına gelmektedir. Ne yazık ki, bu ayırım yapılmadan Kur’an’daki bütün “melek” ve “melâike” sözcükleri aynı anlamda kabul edilmiştir. Hâlbuki konu akışı dikkate alınarak bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Zaten böyle de yapılmalıdır; zira konu içerisinde her biri farklı anlamlar içermektedir.
Bu açıklamalar doğrultusunda, Âdem’e secde eden/boyun eğen melekler ile Âdem’e secde etmeyen İblis adlı melekten bahseden ayetlerdeki “ملائكة melâike” sözcüğünün “melk” kökünden türeme olduğu ve “güçler” anlamına geldiği anlaşılmış olmalıdır.
f- İblis, Âdem’e [insana] secde etmez [boyun eğmez, kontrole girmez].
Konu ile ilgili ayetler bilindiği için tekrarlama gereği duymuyoruz. Ancak özellikle şu ayrıntılar gözden kaçırılmamalıdır: İblis Rabbine boyun eğer, O’na yalvarır, ondan dileklerde bulunur. Kur’an’ın ilgili pasajları bütün olarak okunduğunda bu durum açıkça görülür.
g- İblis insan var oldukça vardır, insandan başka bir varlıkla ilişkisi yoktur.
79.İblis, “Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.
80,81.Allah, “Haydi, sen belirli bir vakte kadar süre verilenlerdensin” dedi.(Sad/ 79-81)
14.İblis, “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.
15.Allah, “Sen süre verilmişlerdensin” dedi.(A’raf/ 14, 15)
Bu doğrultuda başka ayetler de vardır.
Kur’an’a dayalı bütün bu ipuçlarını değerlendirdiğimizde acaba hangi yargıya varırız? Konunun daha iyi ortaya konulabilmesi için soru şu şekilde de sorulabilir:
Gözükmeyen, insanların içinde [beyinlerinde] bulunan, sürekli vesvese veren, kıyamete kadar bu işlevini sürdürecek olan, insandan başka bir varlıkla ilişkisi bulunmayan, insana boyun eğmeyen ve enerjiden yaratılmış olan bu güç nedir?
Bu soruya herkesin ama özellikle de psikolojiden anlayanların verebileceği tek bir cevap vardır: İnsanın düşünme yetisi… İstenirse bu nitelikli güce bir başka ad da konulabilir.
Psikoloji biliminde düşünce, beynin dolaylı yaptığı bir tepkidir diye tanımlanır. Bu yeti canlılardan sadece insanda vardır.
Yukarıda Kur’an’a dayalı olarak sıralanan İblis’e ait özellikler, tek tek insandaki “düşünme yetisi”ne uygulanabilir. Buna göre düşünme yetisi:
– Göze gözükmez,
– İnsanın zihninde sürekli vesvese verir,
– Sadece insana özgüdür, varlığı onun varlığına bağlıdır,
–İnsana secde etmez [insana boyun eğmez, insanın kontrolüne girmez],
–Enerjiden ibarettir [ateşten yaratılmıştır, madde halinde varlığı yoktur],
– Bir güçtür [melektir].
Ana Britannica’nın “düşünce” maddesiyle ilgili şu bölüm dikkat çekicidir:
Örneğin bir isteğin bir insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda gerçeklikle bağıntısı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa ’ikincil süreç düşüncesi’ gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir.”
Bu açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, insanın akıl, irade, bellek, dikkat, merak, korku, düşünce gibi zihinsel melekleri/güçleri arasında tam kontrol edemediği tek melek/meleke, psikoloji bilimince “birincil süreç düşüncesi” diye de tanımlanan düşünce meleği/melekesidir. “Birincil süreç düşüncesi” adı verilen bu zihinsel yeti, bilinç dışı, insanın tam olarak kontrol edemediği bir olgudur.
İşte, iğvalarından [dürtülerinden] Allah’a sığınmamız gereken Şeytan-ı Racim [İblis] de budur.
Aşağıdaki ayetler tetkik edildiğinde, Şeytan-ı Racim’in insanın kendi içinde olduğu görülecektir. Bu insan bir peygamber de olsa durum aynıdır.
15-21Kur’ân’ı dinlememek için saklananların, kaçanların durumunu, gerçeği örtbas etmenin-cehaletin gidişini, aydınlığın- reşitliğin gelişini kanıt gösteririm ki kuşkusuz bu, güçlü, Arş’ın/en büyük tahtın sahibi’nin yanında çok değer verilen, itaat edilen, güvenilen değerli bir elçi sözüdür. 22Arkadaşınız delirmiş/ gizli güçler tarafından desteklenen biri değildir. 23Andolsun O, O’nu açık ufukta gördü. 24O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir. 25Bu, kendi düşünce yetisinin ürünü olan söz de değildir. (Tekvir/ 19-25)
3.O, boş iğreti arzusundan da konuşmuyor. 4.Onun size söyledikleri; inen o ayet gurupları, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.(Necm; 3, 4)
38-43.Artık gördüklerinize ve görmediklerinize kasem olsun ki şüphesiz Kur’ân, şerefli bir Elçi sözüdür. Ve o, bir şair sözü değildir. –Siz ne az inanıyorsunuz!– Bir kâhin sözü de değildir. –Siz ne az düşünüyorsunuz/öğütleniyorsunuz!– Kur’ân, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.
44-47.Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O’ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O’ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O’na siper de olamazdınız. (Hakka/ 38-47)
Ancak; “Düşünme Yetisi” İslâm’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “Tefekkür” ile karıştırılmamalıdır. İkisi farklı şeylerdir. “Fikr [Düşünce Yetisi]” İslâm’da kınanırken (Müddessir 18-25), “Tefekkür” emredilir, zorunlu görev haline getirilir. Detay “Tefekkür” adlı çalışmamızdadır.
Bu açıklamalarımızdan dolayı zihinlerde gerek İblis’in sayısıyla ilgili ve gerekse İblis’in yaratıldığı boyut hakkında bazı soru işaretleri oluşabilir. Bu istifhamların giderilmesi için şu açıklamalar yapılabilir: Onların giderilmesine gelince:
İblis ve Şeytan-ı Racim’i konu alan ayetler incelendiğinde ikisinin de aynı şey olduğu görülür. İblis ayrıca “Şeytan-ı Marid” ve “Hannas” olarak da nitelenir.
Her insanın bir İblisi vardır ve herkesinki birbirinden farklıdır. İblis, yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, tedbir alınmaz ve şerrinden Allah’a sığınılmazsa, insanı dünyada ve ahirette felakete sürükler.
İnsanı felakete sürükleyen bu gücün uzakta değil, insanın bizzat kendi boynunda asılı olduğu aşağıdaki ayette de ifade edilmiştir:
13,14.Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: “Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!” (İsra/ 13, 14)
Şeytan-ı Racim aşağıdaki ayette de “كلّ Küll” kelimesiyle birlikte kullanılmış ve böylece İblis’in/Şeytan-ı Racim’in tek bir tane olmadığı açıklanmıştır:
17,18.Ve uzayı, az da olsa vahye kulak veren, kendilerini alev sütunu takip edenler/roketlerle uzaya gidenler hariç tüm düşünce yetilerinden koruduk. (Hicr/ 17)
Tek bir İblis’in ilk insandan son insana kadar yeryüzündeki herkesi etkilediğini ve etkileyeceğini kabul etmek İblis’e Allah’a ait nitelikleri vermek olur. Bu da bazı eski dinlerde iyilik ve kötülük tanrısı olarak ortaya çıkmış olan batıl inançlar doğrultusunda bir kabul olur.
İblis bizim yaşadığımız evrenin bir parçasıdır, yani üç boyutlu âlemdendir. İnsanın ayrılmaz bir parçasıdır. Aksi bir durum Allah’ın adaletine uygun düşmezdi. Kimse hissedemeyeceği, tedbir alamayacağı, başka bir boyuttan olan bir yaratıkla başa çıkma imkânına sahip değildir. Böyle bir yaratığın insanlara musallat edilmesi adil bir davranış olmazdı. Ayrıca bu Sünnetullah’a da aykırı olurdu. Çünkü “Allah hiç kimseye gücünün üstünde yükümlülük vermez.” (Bakara 233, 286, En’am 152, A’raf 42, Mü’minun 62, Talak 7)
Kâfirler kendilerine peygamber olarak bir melek gönderilmesini istemişler, Rabbimiz de onların beklentilerine şöyle cevap vermiştir.
95.De ki: “Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”(İsra/ 95)
Ayetin de doğrudan ifade ettiği gibi, peygamberler insanlığa aynı boyutta yaşayan kendi hemcinsleri arasından seçilerek gönderilmişlerdir. Zira farklı bir boyutun yaratığı ile iletişim söz konusu edilemez.
İblise Mühlet Verilmesinin Nedeni
İblis’in yaratılmasında ve İblis’e kıyamete kadar süre verilmesinde birçok hikmet ve yarar vardır. Allah’tan kendisine süre verilmesini isteyen İblis, insanlara yapacaklarını şöyle dile getirmektedir:
16,17.İblis, “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki ben, onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenler bulmayacaksın” dedi.(A’raf/16, 17)
39,40.İblis dedi ki: “Rabbim! Sen beni, insanları azdırmam için yarattığın nedenle kesinlikle ben de yeryüzünde, her şeyi onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini kesinlikle azdıracağım!” (Hicr/39, 40)
İblis dedi ki: “Şu benden üstün tuttuğun şu kişiyi gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyâmet gününe kadar ertelersen, pek azı dışında onun soyunu kendi buyruğum altına alacağım.”(İsra/62)
Kur’an’ın İblis’in ağzından verdiği bu sözlerden alınması gereken mesaj, İblis’in bütün gücüyle dünyayı insana sevdirmeye çalışacağıdır. Öyle ki, bu işleviyle o insanların zihninde ihtiraslar, tutkular oluşturacaktır. Bu tutkular sayesinde insanlar arasında mücadeleler, rekabetler, yarışmalar, bir birlerinden üstün olma gayret ve çabaları artacaktır. Hayatın Allah’ın koyduğu ölçülere uygun sürmesi ve insanların sınanması için insanın içinde böyle alternatif bir gücün/enerjinin olması lâzımdır. İnsan bu güç sayesinde dilerse imanı ve taatı, dilerse küfür ve isyanı seçebilecektir. Seçebilmek robot olmamak demektir. İnsanın İblis sayesindeki bu seçiciliğinin sonucunda Rabbimizin üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntekîm, Adl, Dâll, Şedidü’l-ikâb, Serîu’l-hisâb, Hâfid, Rafi’, Muizz, Müzill isim ve sıfatları; hıfz, afv, mağrifet, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi yücelik sıfatları tecelli edecektir. Onun için İblis yaratılmış ve kendisine böyle bir mehil verilmiştir.
Bu açıklamalarla “Şeytanın cennette Âdem ve eşini nasıl kandırmış olabileceği, dolayısıyla şeytanın cennette ne işinin olduğu, Allah’tan başkasına secde edilemezken bizzat Allah’ın melekleri Âdem’e secdeye zorlaması, meleklerin Âdem’e müşrik olmadan nasıl secde ettikleri” gibi konularda bir ön bilgiye sahip olunmuş olmalıdır. Ayrıca Âdem’e secde eden meleklerin, düşünce yetisi dışındaki enerjik güçler ve doğadaki canlı cansız tüm güçler olduğunu da vurgulayalım ve konuyu ilginç bir örnekle kapatalım: Bakara suresinin 248. ayetinde, yük taşıyan manda, öküz, eşek, katır gibi hayvanlar “melaike” olarak ifade edilmiştir.
26.Durum böyleyken siz nereye gidiyorsunuz? 27,28.Bu, âlemler için; sizden doğru gitmek isteyenler için öğütten başka bir şey değildir.
Kur’an, inmeye başladığı dönemden itibaren günümüze kadar gelen zaman dilimi içerisinde, tıpkı ilk indiği günlerdeki gibi bir kısım muhatapları tarafından çeşitli bahanelerle şiddetli yalanlamalara maruz kalmıştır. Tarihin her döneminde hakikatin karşısında Ebuleheb ve yandaşları gibi inkârcılar hep olagelmiştir. İlahî vahiy ve onu insanlara ulaştıran peygamberler yalanlanmış, bunlara inanmış olanlar da zaman zaman sert müdahalelerle karşılaşmışlardır. Kendini yeterli görüp azan insan ilahî uyarıya kulaklarını tıkamış, dolayısıyla Allah’a güvenip O’na iman eden kalbin duyduğu hazdan mahrum kalmıştır.
Allah, vahyi karşısında duran ve gönderdiği peygamberlere fütursuzca saldıran bu tür insanları çok yakın ve acı bir azapla uyarmıştır. Peygamberimizin güvenilir bir elçi olduğunu her fırsatta dile getiren Kur’an, azgınları bekleyen acı azabın başlangıcı olan Kıyamet Günü ile ilgili pek çok ayet içermektedir. İnşallah sırası geldikçe bu ayetler de görülecektir.
29.Âlemlerin Rabbi olan Allah, sizin düşünmenizi, öğüt almanızı dilemeyince siz dileyemezsiniz.
Ayette yer alan “شاء şâe” fiili müteaddi [geçişli] bir fiildir. Geçişli fiillerin cümle içinde tümleçlerinin de bulunması lâzım gelirken, yukarıdaki cümlede böyle bir tümleç/mef’ul yer almamıştır. Bu sebeple cümlenin tümleci konu akışına göre takdir edilmeli ve cümle bu şekli ile tam olarak anlaşılmalıdır. Böylece hem Allah’ın neyi dilediği, hem de kulun neyi dilediği belirlenmelidir. Aksi halde cümle tam olarak anlaşılmaz. Buraya kadar ki tahlillere baktığımızda “meşiet” ile ilgili Müddessir suresinin 54- 56. Ayetleri bize rehber olacaktır:
54.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O, bir öğüt verici/düşündürücüdür.
55,56.Öyleyse dileyen onu düşünür, öğüt alır. Ve onlar, Allah’ın dilediği dışında, öğüt alamazlar. O, sakındırmaya ehildir ve affetmeye ehildir.(Müddessir/54-56)
26. ayeti de dikkate aldığımızda cümlenin takdiri şöyle olabilir: “Âlemlerin Rabbi Allah size özgürlük vermeseydi; sizin kâfir olmanızı, müşrik olmanızı dilemeseydi, siz kâfirliği de müşrikliği de dileyemezdiniz, dolayısıyla da işleyemezdiniz.”
Dikkat edilirse ayette insanın dilemesi, [İnsan suresinin 29-31. ayetinde de görüleceği gibi] Allah’ın dilemesine bağlanmıştır. Gerçekten de Allah dilemedikten sonra hiç kimse, herhangi bir şey yapabilme irade ve gücüne sahip değildir. Her türlü ön hazırlığın yapıldığı ve gerçekleşmesi için gerekli uygun koşulların bulunduğu nice plânın boşa çıkması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu demektir ki, hayalini kurduğumuz herhangi bir arzumuzun, düşüncemizin, plânımızın gerçekleşebilmesi ancak Allah’ın dilemesiyle, ya da bir başka deyişle ancak Allah’ın izni ile mümkün olabilir. Eğer Allah’ın dilemesi/izni söz konusu değilse, hayallerimiz için harcanan zaman da, sarf edilen çaba da boşunadır.
Ayette verilen mesajı iyi anlayabilmek için öncelikle “مشيئة meşiet” kavramının Kur’an bağlamında doğru anlaşılması gerekir. Aksi takdirde birçok noktada çelişkiler ortaya çıkar, çıkmaza girilir. Nitekim geçmişte bu konuda birçok görüş ortaya atılmış ve bunun sonucu olarak da Cebriye, Kaderiye, Mutezile, Eş’ariye ve Maturidiye gibi birçok mezhep/ekol ortaya çıkmıştır. Mezhepler arası tartışmaları Kelâm kitaplarında bırakıp konuyu sadece Kur’an’dan öğrenmek amacıyla dikkatimizi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağına inandığımız başlıklar altında topladığımız ayetlere çevirmeyi uygun buluyoruz.
Meşîet
“مشيئة Meşîet”, Türkçeye de aynen Arapça’daki anlamıyla geçmiş olan bir sözcüktür. Sözlük anlamı “Bir şey üzerinde karar vererek onu yapmaya azmetmek” olup “إرادة irade” sözcüğü ile eş anlamlıdır. Bu durumda nasıl “İrade” Allah’ın sıfatlarından biri ise, “Meşîet” de Allah’ın ilim ve kudret sıfatlarından başka ayrı bir sıfatıdır. Ancak dinî gelenekte Allah’ın bu sıfatı belirtilirken “Meşiet” değil de daha çok “İrade” kullanılmış ve kullanılmaktadır.
İrade sahibi bir varlığın, elindeki seçeneklerden birini tercih etmesi, elindeki seçeneklerden biri üzerinde karar vermesi demek olan irade/meşîet sıfatı, Allah için şöyle ifade edilebilir: “Meşîet, Allah’ın olabilecek veya olmayabilecek her şeyi, dilediği zamanda ve dilediği niteliklerde yapması veya yapmaması”dır. Bu tanım, evrendeki olmuş veya olacak her şeyin Allah’ın dilemesiyle olduğunu ve olacağını, O’nun her dilediğinin mutlaka olacağını, dilemediğinin ise asla olmayacağını bildiren şu ayetlerle de Kur’an’dan destek almaktadır:
47.Meryem: “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. Allah: “Öyledir! Allah dilediği şeyi oluşturur; O, bir işe karar verdiği zaman onun için “Ol!” der, o da hemen olur” dedi.(Âl-i Imran/ 47)
82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.(Ya Sin/ 82)
Allah İnsanlara İnanç Özgürlüğü Tanımıştır
Nitelikleri yukarıda açıklanmaya çalışılan ölçülerde bir Meşiet/İrade sahibi olan Allah, bu sıfatından kapasiteleri nispetinde insanlara da bahşetmiş ve insanlara özgür iradeleri ile seçme hakkı tanımıştır. İnanç özgürlüğünün temeli Allah’ın bu konudaki meşietidir.
Herkesçe bilinen bir gerçektir ki, insanların baskıyla bir şeye inandırılmaları veya inanmaktan vazgeçirilmeleri mümkün değildir. İnanç bir gönül işidir. Bundan dolayıdır ki, insanların ne kalplerine nüfuz etmek, ne de beyinlerini kontrol etmek mümkündür. İnanç konusunda insanları zorlamanın ikiyüzlü kimseler üretmekten başka bir işe yaramadığı da insanlık tecrübeleriyle sabittir. Ayrıca جبر cebr/zorlama ve baskı imtihan esprisine de aykırıdır. O nedenle Yüce Rabbimiz insanları bu konuda özgür bırakmıştır. Bakara; 256, Hud; 15, 28, Kâfirun; 6,Yunus; 99, Teğâbün; 2, Kehf; 29, Zümer; 7, Zümer; 15, Fussılet; 40, İnsan; 2, 3, Nahl; 9, Secde; 13, Maide; 48, Nahl; 93, Yunus; 108, İsra; 15, Nahl; 36, Şûra; 20, İsra; 18, En’âm 35, Rad 31, Şuara 3, 4’de görülebilir.
Saptıran da, Hidayete Erdiren de Sadece Allah’tır
Allah’ın insanı özgür bıraktığı Kur’an ile tespit edildikten sonra, bir başka konunun da iyi anlaşılması gerekir. Bu, saptıran da hidayete erdiren de sadece Allah olduğu konusudur. Zira “Meşiet” kavramını tüm boyutları ile incelememiş olanlar, saptırma ve hidayet konusunda yanılmakta ve “dalâlet ve hidayetin herhangi bir esasa ve kurala bağlı olmadığını, Allah’ın rasgele birilerini saptırdığını, kimilerini de rasgele hidayete erdirdiğini” ileri sürebilmektedirler. Oysa Allah’ın durup dururken bir kimseyi saptıracağını iddia etmek, Allah’a zulüm yakıştırmak olur ki, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Zaten konu detaylı araştırıldığında işin öyle olmadığı anlaşılacaktır.
Önce iki örnek verelim:
8.Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. Onun için canın onlara karşı hasretlerle/ üzüntülerle sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir.(Fatır/ 8)
(Benzer ayetler: En’âm 39, İbrahim 4, Nahl 93, Müddessir 31)
46.Andolsun ki Biz, açıkça ortaya koyan âyetler indirdik. Ve Allah, dileyen kimseyi dosdoğru yola iletir.(Nur; 46)
(Benzer ayetler: Bakara 142, 213, 272, En’âm 88, Yunus 25, Hacc 16, Nur 35, Kasas 56, Fatır 22, Zümer 23, Şûra 13)
Görüldüğü gibi, bu ayetlerde Allah’ın kudret sıfatı öne çıkarılarak her şeye güç yetiren Allah’ın dilediğini saptırdığı, dilediğini de d