İslam Dönemi Müslüman Ortaçağ engizisyonu
Her dönemde güvenliğini tehdit eden bu yerleşik kültürün sayısız kurbanı var: Hz. Muhammed’in arkadaşları tarafından öldürülen damadı III. Halife Osman (ö. 656); siyasî ihtirasla susuz bırakılarak hunharca öldürülen Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin, ailesi, ahfadı (ö. 680); döneminin otoritesini itaatsizliği rahatsız ettiği hâlde inanç sorunları bahane edilerek bir bayram sabahı Müslümanların mescidinde “kurban diye” boğazlanan İbn Dirhem (ö. -muhtemelen- 742); zindanda işkence ile öldürülen Ebu Hanife (ö.767); inanç tercihleri nedeni ile insanlık dışı işkencelere maruz kalan İbn Hanbel (ö. 855); linç sonrasında cenazesi bile gizli defnedilen Taberî (ö. 923), dinî ve siyasî muhalefeti sebebi ile idam edilen Hallac (ö. 942); felsefî görüşleri sebebi ile Gazzalî (ö. 1150), tekfir edilen Farabî (ö. 950), İbn Sina (ö. 1037); kitapları yakılan İbn Rüşd (ö. 1198); inançları yüzünden kendi hayatı da çile, esaret ve işkenceyle geçtiği hâlde İbn Arabî’yi (ö. 1240) inançları yüzünden hiç acımadan ekolüne dönük hamasetine kurban eden, onu “en kâfir şeyh” (şeyhu’l-ekfer) ilan eden İbn Teymiyye (ö. 1328); yüzyıllardır nasıl öldürüldüğü bile şaibeli kalan, Mevlana Celaleddin Rûmî’nin (ö. 1273) hocası Şems-i Tebrizî (ö. 1248); Osmanlı döneminde, aslında Sahn-ı Seman medreselerindeki eğitimi eleştirdiği, öğretim görevlilerini hicvettiği için sapık ilan edilerek idam edilmiş Molla Lütfi (ö. 1494) bunlardan sadece birkaçı… Hepsi aynı linç kültürünün kurbanı.
Endülüs bilginlerinden İbn Hatem, "Muhammed yetimin biriydi" diyerek hafife aldığı gerekçesiyle alimler, onun hakkında ölüm fetvasını vermiş ve İbn Hatem çarmıha gerilerek öldürülmüştür. Yine şair İbrahim Fezari, Allah, peygamberler ve Peygamber ile istihza suçundan dönemin alimleri hakkında ölüm fermanını vermiştir. Bu bağlamda önce bıçaklanmış, sonra kaynar suya atılarak haşlanmış sonra çarmıha vurulmuştur, daha sonra da çarmıhtan indirip ateşte yakılmıştır. (Kadı Iyaz, eş-Şifa, byy, 1988, II, 218.)
Yakın geçmişte de öyle… Mısırlı mütefekkir Nasr Hamid Ebu Zeyd (ö. 2010); Mısır şer’î yargısı tarafından dinden döndüğü söylenerek mürted görülmüş, eşi kendisinden boş sayılmış, mal varlığına el konmuş, canına kastedilmiş, kendisi bütün bunlar üzerine Hollanda’ya sığınmak zorunda kalmıştır (1995). Pakistanlı mütefekkir Fazlurrahman Malik (ö. 1988); yaşamını Pakistan’da devam ettiremeyecek düzeyde ağır linçe uğramış Amerika’ya gitmek zorunda kalmış, orada ölmüştür (2010). İranlı mütefekkir Abdulkerim Suruş (d. 1945); İran’da idamla yargılanmaktadır, İngiltere’ye sığınmıştır, ülkesine dönememektedir. Hepsinin öyküsü ayrı bir dram.
Öztürk’e gösterilen tepki ve linç dalgası sadece Mısır ve Pakistan’da değil, İslam coğrafyasının farklı yerlerinde çok yaşandı. Suud zindanları dinî gerekçe ve kaygılarla Suud hanedanına ve mer’î yönetime muhalefet eden düşünce sahibi Müslümanlarla dolu, idam kararı infaz edilen mahkumların sayısı belli değil. Türkiye’de prof. Mustafa Öztürk.
(1) Öztürk’ü linç etmeden önce Farabî (ö. 950), İbn Sîna (ö. 1037), Hucvirî (ö. 1072), İbn Arabî (ö. 1240), Şebusteri (ö. 1340) gibi filozofların vahyin niteliğine dönük farklı tefekkürlerini dikkate almak gerekmez mi? Yakın tarihten Fazlurrahman (ö. 1988), Ebu Zeyd (ö. 2010), Suruş (d. 1945).
(2) Geçmişte vahyin niteliği ile ilgili aktardığı birbirinden farklı üç ayrı yorumdan biri ile, “Kur’an ayetlerinin lafzen Allah’a ait olmadığını” iki ayete de dayanarak "(Resûlüm!) Onu Rûhu´l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir (Şuarâ 26:194)" söyleyen tefsir sahibi Suyutî (ö. 1505) değil midir (el-İtkan)? Ondan önce aynı görüşlere Zerkeşî’nin (ö. 1392) kayıtlarında da rastlamıyor muyuz (el-Burhan)? Bu iki müellif, o görüşlerini üstelik Hanefî fakihlerden Semerkandî’ye (ö. 1144) dayandırarak aktarmamış mıdır?
(3) 93.sıradaki Duha suresinin “Allah sözü olmadığı”, Hz. Muhammed’i motive etmek için surenin tamamında “konuşanın Melek olduğu” görüşünde olan Razî (ö. 925) için ne demeli (Mefatihu’l-Gayb)? Formu itibari ile dua olduğu, dolayısıyla ilâhî kelam olmadığı gerekçesi ile (tertip sırasına göre) 1.sureyi Kur’an’dan bir sure görmeyerek mushafına almayan Hz. Ali (ö. 661) idi. Aynı gerekçe ile 113. ve 114. sureleri Kur’an’dan iki sure görmeyerek mushafına almayan yine sahabeden İbn Mes’ud (ö. 650) idi. Bunlardan da öte bizzat Kur’an, (tipik olarak birbiri ile aynı) iki ayrı ayetinde, aynen Prof. Mustafa Öztürk’ün söylediği gibi “Kur’an’ın elçi sözü olduğunu” demişler idi. "Hiç şüphesiz o (Kur´an), çok şerefli bir elçinin sözüdür (Hâkka 69:40)", "Bu (Kuran), çok değerli bir elçinin sözüdür. (Tekvîr 81:19)".