Cahiliye Dönemi Müşriklerin inancı ve Şirk
Şirk; Allah'ın hükümlerine kendi beşeri Hükümlerini Ortak koşmaktır.
Müşrikler Din’e Beşeri Hükümler katan Zalimlerdir
“ALLAH Hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez” Kehf Suresi 26. Ayet
Cahiliye Döneminde Müşriklerin İnançları;
Müşrik Arapların Allah’ı rab, en büyük ilah olarak kabul ettiklerini söylememize gerek bile yoktur. Onlar politeist değil, henoteist idiler. Yani bir tanrıya inanır ve ibadet ederken, diğer ilahları da kabul ediyorlardı. İlahların bire indirilmesini kabul edemediler. Onlara göre Allah gökte idi. Vahiy de onların algıları üzerinden “gökte olan tek ilah” tan bahsetmiştir. Peygamber inancına yabancı değillerdi. Ne var ki Peygamberin binlerce mucizesi olmalıydı, göğe çıkmalıydı, ya da neden bizim gibi Taif’in ve Mekke’nin ileri gelenlerine verilmedi diye itiraz ediliyordu. Kur’an’ın anlattığı kıssaları –ikisi hariç- hepsini biliyorlardı. Bu kıssaları cahiliye şiirlerinde görmek mümkündür. Ve bunları eskilerin bilinen masalları/efsaneleri diye niteliyorlardı. Bu iki kıssa Zü’l-Karneyn ve Kehf /mağara kıssasıdır. Ki bu iki kıssa zaten peygambere sorulmuş bundan sonra bu kıssalar ile ilgili vahiy nazil olmuştur. Melekleri zaten kabul ediyorlardı. Melekler iyi cinler, şeytanlar da kötü/şer cinlerdi. Melekleri Allah’ın kızları olarak niteliyorlar ve onlarla Allah arasında akrabalık/neseb bağı kuruyorlardı. Ahirete de inanıyorlardı. Şefaat ile ilgili ayetlere bakarsanız, orada onların şefaat beklentilerinin ahirette olacağını görürsünüz. Zaten Allah’a inananın ahirete inanmaması mümkün değildir. Pek tabii Allah’ı ve ahireti inkar eden bir avuç kadar dehri/ateist Mekke de vardı. Bunlar genellikle siyasi olarak Sasani/Mecusi taraftarları idi. Cennet ve cehennemi zaten biliyorlardı. Netice de bunlar İbrahim Peygamberin dinini devam ettirdiklerine inanan bir toplum idi. Tam birer kaderciydiler. Ehl-i sünnet kadar. Allah dileseydi biz müşrik olmazdık demekteydiler.
Cahiliye’nin İbadetlerine Gelince;
Hz. Peygamberin İslam öncesi Hira’da yaptığı itikaf ve inzivayı biliyorlardı. Buna tahannüs denilir. Abdest alırken misvak kullanmak, mazmaza, istinşak gibi uygulamaları yapıyorlardı. Araplar cünüplük ve hayız/nifastan sonra gusül alırlardı. İbrahimî mirasın kapsamlı bir ifadesi olan “din-i İbrahim” kavramı, yalnızca Kâbe’yle ilişkili ibadetlerle sınırlı değildir. Arap kabilelerinin yaşattıkları “mürüvve” müessesesi olarak bilinen misafirperverlik, Hz. İbrahim’den kalmadır. İslam öncesi Araplar, evlilik, boşanma, fidye miktarı, bir kimsenin kendi ailesinden olan kadınlarla evlenme yasağı ve cinsel birleşmeden sonra temizlik gibi konularında Hz. İbrahim’in geleneğini devam ettirmişlerdir. Namaz öncesi abdest almak ve sünnet olmak ondan kalmıştır. İslam öncesi Arapların “duha” ve “asr” gibi iki ibadeti de “din-i İbrahim”le bağlantılıdır. Özetle; Mekkeli Müşrikler namaz, oruç, zekât nedir, bilmiyor değillerdi. Onlar Hz. İsmail’in torunları idi. Bozulmuş da olsa büyük dedelerinin dininden kalan bir takım inançlar ve ibadetler mevcuttu. Namaz kılanlara yazıklar olsun! Ayetinde namaz kılan müşrikler kınanmaktadır. Araplar Cuma gününe arûbe diyorlardı. Peygamberimizin dedelerinden Kâb b. Lüey bu günün adı Cuma olarak değiştirmiş ve bu günde hutbe verilmekte idi. Yine Kâb b. Lüey bugünde gusül abdesti alırdı. İslam da bunu aynen devam ettirmiştir. Sünnet oluyorlardı. Kâbe’yi tamir için salma çıkardıklarında yardım paralarının fuhuş ve faiz paralarından olmamasını şart koşacak kadar bir vicdanları da vardı. ‘Hılf’ul-Fudûl /Erdemliler Birliği’ gibi dernekler kurarak mazlumlara yardım etmeyi dert edinenleri de vardı. Mekkelilerin oynadıkları bugünkü piyangonun bir benzeri olan “meysir” bile fakirlere et ikramı için oynanan bir tür şans oyunu idi.
Yine Cahiliye döneminde evlerin bir köşesi mescit olarak kullanılıyordu. Cenazelerini yıkarlar, kefenleyip öyle gömerlerdi. Orucu zaten biliyor ve tutuyorlardı. Muharrem’in onuncu günü oruç tutuyor ve bugünde Kâbe’nin örtüsünü değiştiriyorlardı. Yine Mekkeliler zekattan bahseden ayetleri yadırgamamışlardır. Dedeleri Hz. İsmail’den bunu biliyor olmalılardır. Mekke şehir devletinin kurucusu Kusayy Mekke’nin zenginlerinden hacılara yemek yedirme görevi olan “rifade” ve su içirme görevi olan “sikaye” için zekat toplama sistemini vaz etmişti. Hac ve umre görevini kamilen yapıyorlar, ihramlarını giyiyorlardı. Sadece Mekkeliler kendilerine bir ayrıcalık olarak Arafat’ta Vakfe’ye durmuyorlardı. Tavafı, say’ı, telbiyeyi, cemreyi ve kurban kesmeyi aynen icra ediyorlardı.
21.08.1989
Mehmet Bülbül