Onlar, fitneyle neredeyse seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını Bize karşı uyduran bir iftiracı konumuna düşüreceklerdi. O zaman seni dost edinirlerdi.
Seni dirençli kılmasaydık, ant olsun ki sen, neredeyse az da olsa onlara eğilim gösterecektin.
O durumda sana, hayatın da ölümün de azabını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.
Neredeyse seni bulunduğun yerden çıkmak için tedirgin etmeyi başaracaklardı. Eğer öyle olsaydı, onlar da senin ardından ancak az bir süre kalabilirlerdi.
Senden önce de gönderdiğimiz Resullerimize uyguladığımız sünnetimiz budur. Bizim sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.
Güneş'in batmasından gecenin karanlığı bastırıncaya kadar Salâtı ikame et. Ve fecrin Kur'anı; kuşkusuz fecrin Kur'anı tanıklıdır.
Ve geceleyin uykuna ara vererek, sırf senin için nafile/fazladan olarak Kur'an ile uyan! Umulur ki Rabbin, seni baş tacı olacağın bir konuma/Makâm-ı Mahmûd'a/Medine’ye ulaştırır.
De ki: Ya Rabbi! Beni gireceğim yere doğruluk ve içtenlikle sok; çıkacağım yerden de doğruluk ve içtenlikle çıkar. Ve bana kendi katından, Senin yardımına mazhar bir güç ver!
(İsra/73-74-75-76-77-78-79--80)
Muhammed (as) 610 yılında Mekke'de vahiyle ilk defa muhatap olmuş ve böylece nübüvvet makam ve mertebesiyle şereflendirilerek Resul olarak görevlendirilmiştir.
Mekke de geçen ilk risâlet yıllarında türlü zorluklar, sıkıntılar ve eziyetlerle karşılaşmış, ancak Allah'a olan sonsuz imanı ve güveni yanında "vahyin yönlendirmesi ve desteği" sayesinde risâlet görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmiştir.
Ancak artan baskılar neticesinde Mekke'den Medine'ye hicret kaçınılmaz bir hale gelmiş ve sonunda 622 yılında gerçekleşmiştir. İşte bu sıkıntılı ve zor dönemde Muhammed (as) kendisine vahyolunan Kur'an âyetleri sayesinde ümit ve sabır ile desteklenmiş, dayanılması çok zor bu ortamdan nasıl çıkacağı ve nereye hicret edeceği kendisine bildirilmiştir.
************************************
TDV Ansiklopedisi Makamı Mahmud maddesi sayfanın başında geleneksel bir anlatımla ifade edilmiş olup, kıyametten sonra verilecek olan Yüce bir makam yani şefaat makamı olarak anlatılmasına rağmen sayfanın son kısmında gerçekçi bir anlatımla sunulmuş ve Mufessirlerimizden Taberinin görüşü de böyle olduğu şu şekilde ifade edilmiştir.
".... Ancak tabirin geçtiği âyet, içinde yer aldığı diğer âyetler bağlamında incelendiği takdirde övgüye lâyık konum hakkında, Asr-ı saâdet’in Medine döneminden başlamak üzere İslâm’ın insanlık âlemine yayılıp kabul görmesi, dolayısıyla Hz. Peygamber’in ezan vasıtasıyla adının nerede ise bütün dünyaya duyurulması şeklinde bir yorum yapmak mümkün görünmektedir. Makām-ı mahmûd âyetinin yer aldığı İsrâ sûresinin hicretten az önce nâzil olduğu bilinmektedir. Ayrıca sûrede bu âyetten önce müşriklerin Resûl-i Ekrem’i yurdundan çıkarmak için uğraştıkları belirtilmiş (el-İsrâ 17/76-77), âyetten sonra da Resûlullah’a, bulunduğu yerden çıkarken ve gideceği yere girerken sadakat ve selâmet dairesinde tutulması ve ilâhî desteğe mazhar kılınması yolunda dua etmesi emredilmiştir (el-İsrâ 17/80). Buna göre makām-ı mahmûd ile, yakın bir zamanda İslâm’ın güç bulacağı ve dünyaya açılacağı, bu durumun dünya var oldukça devam edeceği gerçeğinin kastedildiğini söylemek mümkündür. Nitekim İsrâ sûresi âyetlerinin hicretle bağlantılı olarak yorumlanması Taberî’nin de tercihleri arasında yer almaktadır." (TDV Ansiklopedisi Makamı Mahmud maddesi son kısmı).
*****************************************
Konuyla ilgili Bazı rivayetler :
Peygamber'in şöyle dediğini Câbir b. Abdullah'tan naklen bildiriyor: “Her kim namaz çağrısını [ezanı] işitir de Allah'ım! Ey şu eksiksiz çağrının ve kılınacak namazın sahibi! Muhammed'e vesîleyi, fazîleti ver ve onu, kendisine va'dettiğin Makâm-ı Mahmûda gönder‟ derse, Kıyamet günü şefaatim ona helâl olur.
(Buhârî, Ezan 8.)
İbn Ömer'i şöyle derken işittim: “Kıyamet günü insanlar dizüstü durur; her ümmet, peygamberinin peşine takılıp ''Ey falanca! Şefaat et!'' der. Sonuçta [kimse kendini bu işe lâyık görmeyip] şefaat Hz. Peygamber'de kalır. Allah'ın onu makâm-ı mahmûda gönderdiği gün işte bu gündür.”
(Buhârî, Tefsîr, İsra 79.)
.