Hz. Peygamber’in (sav) Beşer Yönü
Peygamberlerin birer beşer ve insan oldukları hususuna islamda dikkat çekilmiştir. Nitekim kelime-i şehâdetin muhtevası bu hakikate işaret eder. Kur’ân’da da ifadesini bulduğu üzere insanlara gönderilecek bir elçinin yine beşer nitelikleri haiz bir insan olmasının lüzumu vardır. (İsrâ, 95; En’âm, 6/9).
İnsanlar için, kendileri gibi doğan, büyüyen, yiyip-içen, uyuyan, hasta olan, aile kurup çocuk sahibi olan, hayatın her türlü sıkıntılarıyla karşılaşıp bunlara göğüs geren, tabiatıyla acılar çeken, yoksulluğu da bolluğu da yaşayan, hastalanan ve nihayet ölen beşer bir peygamber örnek olabilir. Zira insanlar ancak böyle bir beşerle hayatlarını özdeşleştirebilir, örnek alabilir ve onun gibi yaşamayı hedefleyebilirler.
İslâm tarihi kaynaklarının önemli bir kısmında Hz. Peygamber’in (sav) hayatının olağanüstü boyutta aktarıldığı, bütünüyle mucize merkezli bir peygamber takdimimin yapıldığı; gerek siyer kitaplarında, gerekse edebiyat eserlerinde Hz. Peygamber’in (sav) aşırı abartma ve yüceltmelerle kuşatıldığı görülür. Örnek vermek gerekirse, onun doğumundan itibaren hayatıyla ilgili olarak olağanüstü hadiseler pek çok kitapta yer bulmuştur. Bilhassa doğumu esnasında meydana geldiği rivayet edilen olaylar, çocukluğu sırasında yaşadığı bildirilen olağanüstü hadiseler zaman zaman efsane boyutunda kaynaklarda teferruatlı bir şekilde yer almıştır. Bu bilgilerin pek çoğu daha sonraki dönemlerde başka inanç mensuplarıyla yaşanan etkilenme ve dinî rekabet sebebiyle ihdas edilmiş malumat kabilinden olup neredeyse Kur’ân’ın bize takdim ettiği Hz. Peygamber’i (sav) gölgede bırakır mahiyet arzeder. O kadar ki zamanla Müslümanlardan bir kısmı, onun beşer özelliklerini göz ardı ederek Hıristiyanların Hz. Îsâ’yı, Yahûdîlerin de Hz. Üzeyr’i yüceltmedeki aşırılıklarını andıran anlayışlara yönelmişlerdir. Hâlbuki: “Yahûdîler, Üzeyir Allah’ın oğludur, dediler; Hıristiyanlar Mesih Allah’ın oğludur, dediler. Bu daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin! Nasıl da uyduruyorlar.” (Tevbe, 9/30) âyetinde onların anlayışlarının yanlışlığı açıkça vurgulanmış, Müslümanlar da aynı hataya düşmemeleri konusunda da uyarılmıştır.
Hayatın her yönünde olduğu gibi inanç konusunda insanların birbirlerinden etkilendikleri gerçeğinin bilincinde olan Allah Rasûlü (sav) de benzer uyarıyı tekrarlama ihtiyacı duymuş ve “Sizden öncekilerin yollarını karış karış, adım adım izleyeceksiniz.” buyurmuş, “Yahûdî ve Hıristiyanları da mı ey Allah’ın Rasûlü?” diye sorulduğunda da “Başka kimler” cevabını vermiştir.( Buhârî, Ehâdisü’l-Enbiyâ, 50, İ’tisâm, 14, 16; Müslim, İlim, 6). Hz. Peygamber (sav) yine bu bahiste “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı abartarak övdükleri gibi beni övmeyin, ben ancak Allah’ın bir kuluyum, bana Allah’ın kulu ve Rasûlü deyiniz.” ifadeleriyle ashabını kendisinin beşer hususiyetini ihmal etmemeleri hususunda defaatle ikaz etmiştir. (Buhârî, Ehâdisü’l-Enbiyâ, 48). Ölüm döşeğinde iken de “Peygamberlerinin kabirlerini mescid edinen Yahûdî ve Nasârâ’ya Allah lanet etsin!” sözleriyle ashabını kendisinden sonra aynı yanlış davranışa düşmeme konusunda son kez uyarmıştır.(Buhârî, Ehâdisü’l-Enbiyâ, 50). Ancak gerek Kur’ân-ı Kerîm, gerekse Allah Rasûlü’nün (sav) açık ikazlarına rağmen Müslümanlar, muhtemelen farklı din mensuplarıyla girdikleri tartışmalarda dinlerini kendilerince savunma ve muhataplarını -onlardan sıkça duydukları- olağanüstü hadiselerle ikna gayreti neticesinde Hz. Peygamber (sav) ile ilgili olarak onun beşer olma hususiyetini ihmal eder mahiyette aşırı övgü ve yüceltme yoluna yönelmişlerdir. Halbuki, benzeri hatalı tutumlara karşı, Kur’ân’da Hz. Peygamber’in (sav) beşeri yönüne defaatle dikkat çekilmiştir:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmiştir. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, kendisi için dönmüş olur, bu tavır Allah’a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir”.(Âl-i İmrân, 3/144); “De ki, namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”(En’âm, 6/162);“Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar, sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkarılacaksınız”.(Zümer, 39/30-31).
İslâmî tebliğin başlangıç dönemlerinde Mekke müşrikleri de kendilerine gönderilen elçinin bir beşer olmasını anlayamamışlar; onun aslında beşer üstü adeta bir melek şeklinde olması yahut melekler eşliğinde gelmesi gerektiğini söylemişlerdir. Müşriklerin bu görüşleri Furkân Suresi 7-8. âyetlerinde zikredilir: “Şöyle dediler: Bu nasıl peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer. Ona, beraberinde bulunup uyarak bir melek indirilseydi ya. Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya faydalanabileceği bir bahçesi olsaydı.” Onların bu görüşüne yine İlahi Kitap’ta “Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?" demeleri engellemiştir. Şunu söyle: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek gönderirdik” (İsrâ, 17/94-95); “Eğer peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu insan sûretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük” (En’âm, 6/9) âyetleriyle cevap verilmiştir.
Unutulmamalıdır ki, Hz. Muhammed’i (sav) beşer üstü konuma çıkararak rol-model alınmasını zorlaştıran, hatta imkânsızlaştıran anlatımlar ve abartmalar, yüceltmek veya saygı göstermek bir tarafa, işlevi ve örnek alınması bakımından onu devre dışı bırakmaktan başka bir sonuç getirmez. Aksine bu tür anlayışlar Hz. Peygamber’i (sav) yol göstericiliği ve evrenselliği anlamında onun misyonunu bütünüyle ortadan kaldırmak anlamına gelir. Çünkü insanlar için örnek alınamayan bir peygamberin varlığı ile yokluğu arasında bir fark yoktur. Hâlbuki Hz. Peygamber (sav) kıyamete kadar sadece müminler için değil, bütün insanlar için rahmet kaynağı, hidayet rehberi ve örnek alınacak ahlâk sahibi olarak gönderilmiştir. (Ahzâb, 33/21).