81. Tekvir Suresi-1
7-(81).TEKVÎR [DÜRME] SURESİ
Bu sure Mekke’de 7. sırada inmiştir. Adını birinci ayetteki “كوّرت küvviret” sözcüğünden almıştır. Bu sözcüğün mastarı “تكوير tekvir”dir.
Tebbet suresinin tahlilinde, peygamberimizin halkı Safa tepesine davet ederek onları uyardığını; buna karşılık başta Ebuleheb olmak üzere bazı azgın müşriklerin ilahî mesaja karşı çıkarak o ana kadar aralarında ahlâkıyla, dürüstlüğüyle ve zihinsel sağlığıyla efsaneleşmiş olan Muhammed’e “mecnun” şeklinde ithamlarda bulunduğunu; bununla da yetinmeyerek çarşıda, pazarda onu takip ve taciz ettiklerini; bu hareketleriyle asıl yapmak istediklerinin peygamberimizin görevini engellemek olduğunu öğrenmiştik.
Rabbimiz Ebuleheb’in şahsında bize bu tip yalanlayıcıların akıbetini, mallarının ve teşkilâtlarının bu davaya zarar veremeyeceğini bildirmişti. Bu açıklamalar şüphesiz peygamberimizin ve etrafındaki bir avuç Müslüman’ın maneviyatını yükseltmişti. Ama bir de Ebuleheb ve onun gibilerin bulandırdığı akıllar vardı. Bu akıl sahiplerinin de ikna edilmesi gerekmekteydi.
Tekvir suresinde akılları din düşmanları tarafından bulandırılmış bu türdeki insanların tereddütleri giderilmekte, gerekli uyarılar yapılarak onlara öğütler verilmektedir.
Sure üç pasajdan oluşmuştur:
1. pasaj, kıyamet ve mahşer sahnelerinin yer aldığı inzar [uyarı] mahiyetindeki 1-14. ayetlerdir.
2. pasaj, Kur’an ve peygamberimizin konumunun belirtildiği 15–25. ayetlerdir.
3. pasaj, öğütlerden oluşan 26–29. ayetlerdir.
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA
1.Güneş katlanıp dürüldüğünde,
2.yıldızlar bulandığında,
3.dağlar yürütüldüğünde,
4.çıkarlar ve en iyi gelir kaynakları işe yaramaz olduklarında,
5.canlılar yaratılış özelliklerini yitirdiklerinde,
6.denizler kaynatıldığında,
7.insanlar inanç ve amellerine göre gruplandığında,
8,9. inim inim inletilenlere, “Hangi günahtan dolayı öldürüldüğü/hayatı mahvedildiği?” sorulduğunda,
10.amel defterleri açılıp yayınlandığında,
11.gök sıyrılıp açıldığında,
12.cehennem kızıştırıldığında
13,14.ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne hazırladığını anlar.
15-21.Kur’ân’ı dinlememek için saklananların, kaçanların durumunu, gerçeği örtbas etmenin-cehaletin gidişini, aydınlığın- reşitliğin gelişini kanıt gösteririm ki kuşkusuz bu, güçlü, Arş’ın/en büyük tahtın sahibi’nin yanında çok değer verilen, itaat edilen, güvenilen değerli bir elçi sözüdür.
22.Arkadaşınız delirmiş/ gizli güçler tarafından desteklenen biri değildir.
23.Andolsun O, O’nu açık ufukta gördü.
24.O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir.
25.Bu, kendi düşünce yetisinin ürünü olan söz de değildir.
26.Durum böyleyken siz nereye gidiyorsunuz?
27,28.Bu, âlemler için; sizden doğru gitmek isteyenler için öğütten başka bir şey değildir.
29.Âlemlerin Rabbi olan Allah, sizin düşünmenizi, öğüt almanızı dilemeyince siz dileyemezsiniz.
TAHLİL:
1.Güneş katlanıp dürüldüğünde,
“تكوير Tekvir” sözcüğü, “ كوّرت küvvirat” fiilinin mastarı olup “كور kevr” sözcüğünden türemiştir. Tekvir; yuvarlak şekle sokmak, toplamak, sarık sarar gibi sarmak, bohçalamak anlamlarına geldiği gibi, devirmek, kürümek, yıkıp atmak anlamlarına da gelir. Bu sözcük Arapça’dan Farsça’ya ve Farsça’dan da Türkçe’ye “kör olmak” anlamında geçmiştir. Sözcüğün yapısı [tef’il babından oluşu] çokluk, peklik anlamlarını içerir. Bu kalıp işin “çok” yapıldığını ifade ederek fiile “çok sarılmış, çok yuvarlanmış” anlamını kazandırır. Bu hususlar dikkate alındığında “Küvviret” sözcüğü ayette “Güneş iyice köreltildiğinde” anlamını ifade eder.
2.yıldızlar bulandığında, 3.dağlar yürütüldüğünde, 4.çıkarlar ve en iyi gelir kaynakları işe yaramaz olduklarında, yıldızlar bulandığında, dağlar yürütüldüğünü, on aylık gebe develer umursanmadığında,
4.ayetin orijinalinde geçen “ عشأر işar” sözcüğü on aylık gebe develer için kullanılmaktadır. Araplar on aylık gebe develere doğuruncaya kadar bu adı verirler. Bu develer hem süt hem de yavru vermeleri bakımından çok kıymetlidirler.
Bu nitelikteki develerin başıboş bırakılmasından maksat, çobansız ve bakımsız bırakılarak umursanmamalarıdır. Zira korkunç kıyamet olayları içinde, develerin sahipleri böyle en kıymetli mallarını bile başıboş bırakıp kaçışacaklardır.
Âyetin orijinalindeki sözcüklerin lafzî anlamı, “on aylık gebe develer umursanmadığında” şeklindedir. “On aylık gebe deve”, çiftlik, fabrika, maden ocağı, han, hamam vs. gibi o günün insanlarının çıkarlarını ve sahip oldukları en iyi gelir kaynaklarını ifade eder.
Bu ayetin mesajının dünyanın çeşitli yerlerindeki sosyal çevrelere farklı farklı anlatılması gerekir. Ayetin esas mesajı, o an geldiğinde herkesin çok değer verdiği şeyleri terk edeceklerini, bırakacaklarını, unutacaklarını bildirmesidir. Bu durumda ayetteki mesaj, bir sanayi ülkesinde “Fabrikalar bırakılıp kaçıldığında…”, bir finans çevresinde “Bankalar açık bırakılıp kaçıldığında…”, denizciliğin önemsendiği bir yörede ise “Kaptan gemisini terk edip kaçtığında” şeklinde anlaşılmalıdır.
5.canlılar yaratılış özelliklerini yitirdiklerinde,
Âyetteki orijinal ifadelerin lafzî manası, “vahşî hayvanlar bir araya toplandığında” şeklindedir. Burada bu ifade ile kıyâmetin dehşetiyle vahşi hayvanların bile, koyun ve kuzu gibi bir arada toplanacakları, dolayısıyle bunların, kendi öz benliklerini yitirecekleri bildiriliyor.
Normal şartlarda vahşî hayvanların bir araya toplanması mümkün değildir. Ama kıyamet şartlarında her şey alt üst olacak, her şey aslî niteliğini yitirecektir. Korkunçluğun verdiği dehşet ile vahşî hayvanlar bile şaşırıp kalacaklar, yaratılış özelliklerinin aksine davranacaklardır.
6.denizler kaynatıldığında,
Surenin ilk altı ayetinde kıyametin ilk aşamaları anlatılmıştır. Bu ilk aşamaların nasıl gerçekleşeceği ile ilgili olarak değişik bilim dalı mensuplarınca birçok teori geliştirilmiştir. Bu teorilerin öngördüğü aşamalar birbirinden farklı da olsa, gerçekleşeceğini düşündükleri son, ayetlerde açıklandığı gibi her şeyin normal akışından çıkacağı, evrenin düzeninin bozulacağı, kısaca kıyametin kopacağı şeklindedir. Bu teoriler henüz birer öngörü mahiyetinde oldukları için daha fazla açıklanmalarına gerek yoktur. Belirtilmesi gereken en önemli yanları, Kur’an’ın bildirdiği kaçınılmaz sonun hepsi tarafından da kabul ediliyor olmasıdır.
Kıyamete ait sahneler başka detaylar verilerek ileride pek çok ayette karşımıza çıkacaktır. Meselâ İbrahim suresinin 48. ayetinde bu sahne şöyle anlatılmıştır:
“O gün yerküre başka bir yerküreye dönüştürülür. Gökler de öyle. Hepsi o Vâhid [Sıfatlarında, özelliklerinde tek ve biricik olan; kullarının ibadet ve yönelişlerinde kendisine herhangi bir varlığı eş ve aracı tutmalarını istemeyen] ve Kahhar olan [Kâfirleri kahrı altında ezen] Allah’ın huzurunda dikilir.”
7.insanlar inanç ve amellerine göre gruplandığında,
Âyetin orijinalindeki ifadenin lafzî anlamı, “nefisler eşleştirildiğinde” şeklindedir. Vâkıa/7′ye (127. necm) göre buradaki eşleştirme, “sağcılar, solcular ve öncüler” şeklinde insanların kendi aralarındaki eşleştirmedir, birleştirmedir, yani grup grup toplamadır.
Bu ayetten itibaren kıyamet sahneleri bitmiş, mahşer sahneleri anlatılmaya başlanmıştır.
Ayetteki “Nefislerin eşleştirilmesi” ifadesi hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. “Ruhlar bedenleriyle birleştirildiğinde”, “Herkes amellerinde kendi benzerleriyle birleştirildiğinde”, “Müminler hurilerle birleştirildiğinde”, “Yahudi Yahudi ile, Hıristiyan Hıristiyan ile birleştirildiğinde”, “Canlar amelleriyle birleştirildiğinde” şeklindeki yorumlar bunlardandır.
Ayetteki “زوّجت züvvicet” kelimesi, bir araya getirmek demektir. Ama her hangi iki şeyi bir araya getirip bir çift oluşturmak değil, bir şeyi misliyle, simetrik eşiyle bir araya getirmek, bir takım oluşturmak demektir. Aynı kelime, Şûra suresinin 50. ayetinde bir batındaki/ana karnındaki birden çok çocuğu ifade etmek için, Vakıa suresinin 7. ayetinde ise mahşerde diriltilen insanların üç grupta toplanmalarını ifade etmek için de kullanılmıştır.
Suresinin bu ayetinde de mahşer sahnelendiğine göre, Vakıa suresinin 7. ve sonraki ayetleri bu ayetin detayı olarak düşünülebilir. Bu durumda, ayette geçen eşleştirmenin Vakıa suresindeki “sağcılar, solcular ve öncüler” şeklinde kendi aralarındaki eşleştirme ile aynı olduğu söylenebilir.
8,9.inim inim inletilenlere, “Hangi günahtan dolayı öldürüldüğü/hayatı mahvedildiği?” sorulduğunda,
Ayetin orijinalinde geçen “موؤدة Mev’ude”, “وئد Ve’d” kökünden türemiştir. “وئد Ve’d”, şiddetli, yüksek, gür ses, avaz, uzaktan duyulan uğultu demektir.
Mev’ude için genellikle cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri toprağa gömme şeklindeki insanlık dışı âdetlerine denmektedir.
Arapların kimisi bunu kızları yüzünden ileride başlarına utanç verici bir olay gelebilir korkusuyla, kimisi de “melekler Allah’ın kızlarıdır” inanışına uygun olarak kızlarını meleklere katmak üzere yaparlardı. Fakat onları bu zulme iten başlıca nedenin fakirlik ve çocuğu besleyememek korkusu olduğu daha güçlü bir olasılıktır. Bu konu En’âm 151 ve İsra 31 gibi başka ayetlerde de yer almaktadır.
Bununla beraber Araplar içinde kız çocuklarını bu şekilde toprağa gömmeyi tasvip etmeyenler de vardı. Meselâ ünlü Arap şairi Farazdak’ın dedesi olan Sa’sa’a b. Naciye el-Mücaşi adlı şahıs, kendi kavmi olan Beni Temim’den toprağa gömülecek kız çocuklarını fidye ile kurtarırdı.
Bu ayetlerde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, diri diri gömmek suretiyle işlenen cinayetin nedeni hakkında öldürene değil de öldürülen suçsuz kızcağıza soru yöneltilmiş olmasıdır. Hesap gününde sorunun suçsuz, koruyucusuz, mazlum kıza sorulacak olması, cinayeti işleyen katile hiç söz hakkı verilmeyecek olması anlamına gelmektedir ki, bu ifade ile hem “Tariz” sanatı sergilenmiş, hem de bu katillere mahşerde düşecekleri durumla ilgili olarak çarpıcı bir uyarı yapılmıştır.
Ayetlerde, diri diri gömmek suretiyle işlenen cinayetler örnek gösterilerek aslında şekli ne olursa olsun, çocukların kasten öldürülmelerinin büyük bir günah olduğu anlatılmaktadır.
Âyetteki ve iza’l-mev’udeti süilet ifadesini “diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda” diye çevrilir, ki bu, âyetin mesajını daraltmaktır. İfadenin gerçek anlamı, “baskı, eziyet sonucu imkânları kısıtlanan; eğitim-öğretimden, iş imkânlarından ve fırsatlarından mahrum edilen, bu nedenle de sıkıntılı, seviyesiz bir hayat sürmek zorunda kalan, ömrü ah-vah ile inim inim inleyerek, feryad-ü figan ile geçen, kız, oğlan ve erişkin herkes” demektir. Bu tip sosyal cinayetlerin de aynı suç kapsamında olduğu unutulmamalıdır.
10.amel defterleri açılıp yayınlandığında,
Bu ayet amel defterlerinin sadece açılmakla kalmayıp aynı zamanda neşrinin de yapılacağını, yani gazete, dergi, kitap gibi veya radyo ve televizyon programı gibi yayınlanacağını da ifade etmektedir. Bu durumda, amel defterlerinde yazılı olan hem iyi hem de kötü amellerin, sahibi ile Allah arasında kalmayıp tüm mahşer halkı tarafından öğrenilmesi söz konusudur. Bunun detayı ilerine Neml suresinde gelecektir.
11.gök sıyrılıp açıldığında, 12.cehennem kızıştırıldığında 13,14.ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne hazırladığını anlar.
Mahşerle ilgili olarak çizilen bu kompozisyonla inzar [uyarı] yapılmakta, insanlardan akıllarını başlarına almaları istenmektedir. Bu kısa sahneler ve uyarılar ilk yapılanlardır. Daha sonraki surelerde detaylı olarak görülecektir.
15-21.Kur’ân’ı dinlememek için saklananların, kaçanların durumunu, gerçeği örtbas etmenin- cehaletin gidişini, aydınlığın- reşitliğin gelişini kanıt gösteririm ki kuşkusuz bu, güçlü, Arş’ın/en büyük tahtın sahibi’nin yanında çok değer verilen, itaat edilen, güvenilen değerli bir elçi sözüdür. 22.Arkadaşınız delirmiş/ gizli güçler tarafından desteklenen biri değildir.23.Andolsun O, O’nu açık ufukta gördü. 24.O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir. 25.Bu, kendi düşünce yetisinin ürünü olan söz de değildir.
Âyetin orijinalindeki ifadelerin “hakikat” manası, “Şimdi o sinenlere, o akıp akıp yuvasına gidenlere, yöneldiği an geceye, nefeslendiği an sabaha kasem ederim ki” şeklindedir. Biz mecâz anlamları verdik.
Surenin 15-25. ayetleri ayrı bir necmdir. Ayrıca bu ayetler Kur’an’ın özelliklerini kanıt gösteren birer kasem cümlesidir.
Ayetlerin her birinde müteşabih ifadeler vardır. Bize göre ayetlerdeki;
- “sinenler” ile “Kur’an’dan kaçanlar”,
- “akıp akıp gidenler” ile “İslâm’a koşanlar”,
- “yönelen gece” ile “küfrün bitmesi”,
- “nefeslenen sabah” ile de “toplumun mutluluğa ermesi” kastedilmektedir.
Bundan sonra da böyle müteşabih ifadeler ile sıkça karşılaşılacaktır.
Kanaatimize göre, 15-25 ayetleri kapsayan bu necm, Fecr suresinden sonra ve Duha suresinden önce inmiş olmalıdır. Zira “fecr”den sonra sabah, sabahtan sonra da kuşluk [duha] olur.
Tebbet suresinin tahlilinde peygamberimizi engellemeye çalışanların tepkilerine değinilmiş, Rabbimizin bu kişileri ve tepkilerini Ebuleheb’in şahsında somutlaştırdığı anlatılmıştı. Rabbimiz bu necmde Ebuleheb ve teşkilâtı tarafından oluşturulmaya çalışılan kötü kanaatleri bertaraf etmek için Kur’an’ın mucizevî niteliklerini göstermekte ve elçisinin kendi katındaki konumunu açıklamaktadır. Ancak bu açıklamasına da yine kasem ile yani dikkat çekerek, kanıt göstererek başlamaktadır.
Ayetlerin lâfzî anlamlarına göre de evrendeki yıldızlara, gezegenlere, muhteşem sistemlerine ve bütün bunları yaratan güce dikkat çekilmekte ve “İşte, bu gücün sahibi size açıklıyor ki…” denilmektedir.
15 ve 16. ayetler ile ilgili olarak şöyle bir yorum yapmaktadır:
“… 15. ayette ’sinenler’ diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası ’hunnes’tir. Hunnes’e, akışın tersi, pusma, büzülme, sinme, gerileme anlamları verilmektedir. 16. ayette ’yuvalarına girenlere’ diye çevirdiğimiz deyim ise Arapça ’kunnes’tir. Kunnes sözcüğüne belli güzergâh, yuvaya girme, hareket halindeki cismin yuvası anlamları verilmektedir. 16. ayetteki ’akış’ı ise ’cereyan’ kökünden türeyen ’cariye’ kelimesi karşılamaktadır. … Bilim ancak 1700′lü yıllarda çekim gücünün önemini fark etmiştir. … ayetler incelenirse, bu ayetlerin çekim gücüne, çekim ile hareket arasındaki dengeye işaret ettikleri anlaşılır. Gerek atomun çekirdeği, gerek gezegenlerin ortasındaki Güneş, sinmiş, büzülmüş bir hâlde bulunmakta, atomdaki çekirdek elektronları ve Güneş sistemindeki Güneş ise gezegenleri kendi içine çekerek onları da sindirmeye, büzdürmeye çalışmaktadır. Biz bu güce çekim, yerçekimi diyoruz. Merkezdeki sinmiş çekirdekler (Güneş), etraflarındaki elektronları (gezegenleri) kendileriyle birleştirmek, bütünleştirmek isteyerek onları da büzmeye, kendileri gibi sindirmeye yönelik kuvvet uygularlar. Böylelikle Tekvir suresinin 15. ayetinde geçen ’hunnes’ kelimesinin çekim gücünü ifade ettiği hiçbir zorlama yapılmadan anlaşılmaktadır.
Atomun çekirdeğinin çekimine rağmen elektronlar çekirdeğe yapışmaz. Güneş’in çekimine rağmen de gezegenler Güneş’e yapışmaz. Elektronları çekirdeğe yapışmaktan, gezegenleri Güneş’e yapışmaktan kurtaran, elektron ve gezegenlerin hareketidir. Tekvir suresi 16. ayette geçen ’cariye’ kelimesi akışı, hareketi ifade eder ki, çekimden kurtaran unsuru ifade etmesi bakımından bu önemlidir. … Bu iki ayrı oluşum sayesinde elektronlar kendi yuvalarında, yörüngelerinde, gezegenler de kendi yuvalarında, yörüngelerinde hareket ederler. Bu yuvada olmayı da 16. ayetteki ’kunnes’ kelimesi mucizevî bir şekilde ifade etmektedir. Kur’an, yerçekimindeki merkeze çekişi ’hunnes’ kelimesiyle, bu çekimden kurtulmayı sağlayan hareket unsurunu ’cereyan’ kelimesiyle, her iki unsur sayesinde oluşan yörüngede olmayı da ’kunnes’ kelimesiyle ifade etmektedir. Böylece Kur’an, yerçekimi ile ilgili terminolojinin var olmadığı bir dönemde, yerçekimine bağlı oluşumları açıklamıştır.”
19- 21.Şüphesiz bu, güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı, itaat edilir güvenilir bir elçi sözüdür.
Arş, “en büyük, en yüksek makam koltuğu/taht” demektir. Kur’ân’da 26 kez geçer. Bunlardan dördü Neml sûresi’nde Sebe melikesinin tahtı, biri de Yûsuf sûresi’nde Yûsuf peygamberin tahtı olmak üzere kullar için geçerken, 21 tanesi mecâzî olarak Allah’ın tahtı olarak geçer. Burada arşın, mecâzen Allah’a izafe edilmesi, Allah’ın en yüksek makam sahibi oluşunun, O’ndan üstün bir idarecinin bulunmayışının beyanıdır.
Ayette geçen “انّه o” zamiri Kur’an’a işaret etmektedir. Kur’an, bir elçinin sözleriyle tebliğ edildiği için “قول رسول Elçi sözü”dür. Ama “Elçi sözü”, elçilik yapan kişinin kendi sözü değildir. “Elçi sözü”; elçilik yapan kişinin, elçi yollayan otorite tarafından kendisine emanet edilen mesajdır, yani elçi yollayan otoritenin sözüdür. Ama pek çok meal ve tefsirde, ayette geçen “Elçi sözü” ifadesi ile Cebrail’in kastedildiği yazılıdır. Bunun sebebi, “Elçi sözü” ile “Muhammed’in sözü” arasındaki inceliğin fark edilemeyişidir. Elçi Muhammed (as), kendisinin değil, kendisini elçi olarak seçen otoritenin mesajını aktarmaktadır. Üstelik bu elçi, Allah katında itibar edilen, güvenilecek ve itaat edilecek bir elçi olduğu için, “Elçi sözü” olarak aktardığı mesajlara da itibar edilmeli, güvenilmeli ve itaat edilmelidir. Nitekim Alak suresinde “Yaratan Rabbinin adına oku!” emrini alan peygamberimiz, tebliğine Fatiha suresinin ilk ayeti olan “Rahman ve Rahîm Allah’ın adına” cümlesiyle başlamıştır. Yani elçinin sözleri, Allah’ın kendisine vahyettiği sözlerden başka bir şey değildir.
22, 23.Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.
Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü.
Birçok tefsir ve mealde, bu ayetle ilgili olarak da Kur’an’daki diğer sure ve ayetlere uygun olmayan açıklamalar görmek mümkündür. Ayetteki “رآه hu [o]” zamiri hayalî Cebrail’e gönderilerek büyük bir hata yapılmıştır. Halbuki bu ayette bahsedilenler, Necm suresinin 1-18. ayetlerinde detaylandırılmıştır.
1.Gurup gurup inmiş âyetlerin her bir inişini kanıt gösteririm ki 2.arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. 3.O, boş iğreti arzusundan da konuşmuyor. 4.Onun size söyledikleri; inen o ayet gurupları, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. 5.Arkadaşınıza o konuştuklarını müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi, egemenlik kurmuş olan öğretti.
6,7.Ve müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve egemenlik kurmuş olan, en yüksek ufukta idi. 8,9.Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. 10.Hemen de kuluna, 14.son kiraz ağacının yanında 15.–ki yanında oturmaya değer konaklama yeri vardır– vahyettiğini vahyetti. 16.O zaman kiraz ağacını kaplayan kaplıyordu.11.Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 12.Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz?/Onun gördüğü şey hakkında o’nunla mücâdele mi ediyorsunuz?
13.Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. 17Göz şaşmadı ve azmadı. 18Andolsun, Rabbinin alâmetlerinin/göstergelerinin en büyüğünü gördü.(Necm; 1-18)
Anlaşılmaktadır ki, peygamberimizin gördüğü Cebrail değil, Rabbimizin büyük bir tecellisi, büyük bir ayetidir. Bu husus Necm suresi tahlilinde detaylandırılacaktır.
24.O gayb hakkında cimri de değildir.
Ayette geçen “zanîn” sözcüğünün birinci anlamı, sahip olduklarını başkalarına vermekten, başkalarıyla paylaşmaktan kaçınan demektir. Biz de bu anlamı tercih ederek sözcüğü “cimri” olarak çevirmeyi uygun gördük. Sözcüğün ikinci anlamı ise “itham edilen, suçlu görülen, töhmet altında tutulan, sanık” demektir.
Sözcüğün birinci anlamı esas alındığında ayet, peygamberimizin gayb hakkında cimri olmadığı yolunda bir hüküm ifade etmektedir. Bu durum, ilk bakışta gaybın Allah dışında hiç kimse tarafından bilinemeyeceği yolundaki Kur’an öğretisine ters gibi görünüyorsa da, peygamberimizin bu gayb bilgilerini Allah’tan vahiy yoluyla edinmiş olduğu gerçeği bu tersliği ortadan kaldırmaktadır. Çünkü Yüce Allah eski toplumlara ait bazı haberleri, peygamberimizin çevresinde olup bitenleri, kıyamet, cennet ve cehennem ile ilgili bazı sahneleri peygamberimize vahyetmiş, o da bu vahiyleri ayetler halinde insanlığa tebliğ etmiştir.