6. Enam 125 - Kuran lafız olarak da bir mucize
Kur’an’ın lafız, mana ve ses uyumu açısından mucize oluşuna 5 örnek :
Örnek 1:
فَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يَهدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ وَمَنْ يُرِدْ أَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاءِ كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللَّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ
“Allah, kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmayanların üstüne işte böyle pislik çökertir.”[En'am 125]
Bu âyette Yüce Allah, doğru yola iletmek istediği kimsenin gönlünü İslam’a açacağını, sapıtmak isteyenin gönlünü de, göğe doğru çıkmak isteyen insanın göğsünün daralması gibi daraltıp sıkacağını bildirmektedir.
Bu âyette bir fizik yasasına işaret vardır. Yüce Allah: “Allah, kimi sapıklık isterse, onun gönlünü göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar.” buyuruyor.
Âyet, müminle kâfirin ruhsal durumunu belirtmek için verdiği örnekle göğe yükselen insanın göğsünün daralıp, tıkanacağına, o adamın güçlük çekeceğine işaret etmiştir.
Bilindiği üzere yükseğe çıktıkça hava basıncı düşer, nefes almak güçleşir. Nefes alması güçleştikçe göğsü daralıp sıkılmaya başlayan insan, boğulacak gibi olur.Her yüz metre yükseldikçe basınç bir derece azalır.15-16 bin metre yükselince özel cihazlar olmadığı takdirde insan nefes alamaz, havasızlıktan boğularak ölür.
İşte hava basıncını ölçen aletlerin bulunmadığı bir zamanda inen Kur’an, göğe yükselen insanın göğsünün daralıp tıkanacağını söylemekle bu fizik kanununa da işaret etmiş olmaktadır. Hiç kuşkusuz bu ifade, bir Kur’an mucizesidir. Ayrıca yükseldikçe göğsün daralıp tıkanacağını canlandırmak üzere “yessa’adü يَصَّعَّدُ” kelimesinin seçilmesi de fevkalade dikkat çekicidir. Bu kelimeyi telâffuz ederken âdeta boğaz tıkanmakta, nefes daralmaktadır. Seçilen kelime, aynı zamanda delalet ettiği anlamı yansıtmaktadır. İşte bu âyette ‘yükseldikçe göğsün daralıp tıkanacağı’ anlatılırken bu manayı ifade eden “yessa’adü يَصَّعَّدُ” kelimesini telâffuz ederken nefes daralmakta ve âdeta manayla bir uyum içerisinde olmaktadır. İşte bu Kur’an’ın lafız, mana ve ses uyumu açısından mucizevî bir yönüdür.
Örnek 2:
قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ (1) مَلِكِ النَّاسِ (2) إِلَهِ النَّاسِ (3) مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ (4) الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ (5) مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ (6)
“(Ey Muhammed!)De ki: “İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların ilahı, insanların hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah’a sığınırım.”[Nas suresi ]
Bu sûrede cinlerden ve insanlardan, gizlice insana sokulup fısıltı ile kötü düşünceler aşılayan kimselerin şerrinden Allah’a sığınılması emredilmektedir. Burada işlenen konu fısıltı ile kötü düşünceleri insanlara aşılamaktır. Sureyi tecvid kaidelerine göre düzgün bir tarzda okuduğumuzda; “Kul e’ûzü bi-rabbi’n-nâs meliki’n-nâsi ilâhi’n-nâsi min-şerri’l-vesvâsi’l-hannâsi elleziyü vesvisu fî suduri’n-nâsi mine’l-cinneti ve’n-nâs.” kulağımıza bir fısıltı sesi gelmektedir. Yani “nas” kelimelerinin sonunda (s)lerden kulağa bir fısıltı yankılanmaktadır. İşte böylece Kur’an, kullandığı lafızlar ile ses tonları arasındaki uyumla bir bütünlük arz etmektedir.[23]
Örnek 3:
قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ
“İçlerinden biri: “Yusuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun deriliklerine bırakın. Böyle yaparsanız yolculardan onu bulup alan olur.” dedi.”[Yusuf 10]
Hz. Yusuf’u kıskançlık ve hasetlerinden dolayı kardeşleri öldürmek isterler. Böylelikle babalarının teveccühünü kendilerine çevirmek düşüncesindedirler. Yusuf’un kardeşleri onu öldürmeye karar verdiklerinde içlerinden biri, Yusuf’u öldürmeyin onu derin bir kuyunun dibine atın diye bir teklif getirmiştir. Bu teklifi kabul eden diğer kardeşleri onu kuyuya atmışlardı.[25]İşte bu âyette Hz. Yusuf’un derin kuyunun dibine atılmasını anlatırken “ğayabeti’l-cubb غَيَابَةِ الْجُبِّ” kelimesi kullanılmıştır. Bu lafız telaffuz edilirken “cubb” kelimesinin sonunda suya ağır bir şeyin atıldığında çıkan sesi andıran bir sesin çıktığını görmekteyiz.
Örnek 4:
Ölüm anında insanın yaşadığı dehşeti anlatan şu âyetlerde ifade edilmek istenen mana ile kullanılan lafızlar arasında büyük bir uyum vardır.
كَلَّا إِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَ (26) وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ (27) وَظَنَّ أَنَّهُ الْفِرَاقُ (28) وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ (29) إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ (30)
“Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: “Çare bulan yok mudur?” denir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır. Bacaklar birbirine dolaşır. O gün sevk Rabbinin huzurunadır.”Kıyame 26-30.
İnsanın eceli gelip de Azrail canını alacağı zaman, insanın canı boğaza kadar çekilip köprücük kemiğine dayanınca, o anda insanın çektiği ızdırap ve sıkıntı anlatılmaktadır. İşte âyette bu manayı ifade eden lafızları okurken âdeta manzarayı insan yaşıyormuş gibi olmaktadır.
Âyet, bunu bize gözümüz önünde cereyan eder bir vaziyette, şu anda can boğazdan çıkıyormuşçasına, bu korku titreyiş halini canlandırıyor.
“Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman.” Yani can boğaza çıkınca, son nefesini vermek üzere iken, işte bu anda herşey bitmiş gözler yuvalarından kaydıran büyük sıkıntı gelip çatmıştır. Etrafındakiler ise bu son anda bir şeyler yapabilmek, kurtarıcı çareler aramak üzere çırpınıp dururlar. “Tedavi edecek kimse yok mudur?” derler. Sanki bulacakları çare fayda verecek, son nefesini veren geriye dönecekmiş... derken “Bacaklar birbirine dolaşır.” Her çare boşa gitmiş, her doktor aciz kalmış, nihayet her canlının en sonunda varacağı biricik yol ortaya çıkmıştır: “O gün sevk Rabbinin huzurunadır.”
Sahne hakikaten çok hareketli olup çok şeyler ifade etmektedir. Âdeta her âyet bir hareketi ortaya koymakta, her bölüm bir ışık tutmaktadır. Son nefes, bu acı ve katı, aynı zamanda karşı gelinmeyen ve geri çevrilemeyen hakikat karşısında, korkular, şaşkınlıklar ve feryatlar dile gelmektedir. Daha sonra kurtuluşu olmayan bir son gelip çatmaktadır.
İşte yukarıdaki âyetleri okurken çıkarılan ses tonu, âdeta mana ile bir uyum içinde hadiseyi gözümüzün önünde canlandırmaktadır.
Örnek 5:
تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (1) مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ (2) سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ (3) وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ (4) فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (5)
“Ebu Leheb’in elleri (gücü) kurudu; ve kendi de kurudu ! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli bir ateşe girecektir. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır.”[Tebbet Suresi ]
Bu surede Ebu Leheb’in Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara olan düşmanlığı ve inkarı dolayısıyla yaptığı kötülüklerden dolayı onun ve karısının helâkı haber verilmektedir. Her ikisinin de alevli cehennem ateşine gireceği belirtilmektedir.
Ebu Leheb’in asıl adı Abdu’l-Uzza’dır. Çok kızan, kızgınlığından dolayı köpüren bir kişi olmasından dolayı “alev babası” anlamına gelen “Ebu Leheb” lakabını almıştır. Hz.Peygamber ve Müslümanlara yaptığı eza ve cefadan dolayı cehenneme girip orada yanarken, ateşe odun gerekecektir. İşte boynunda burum burum bükülü altun gerdanlığı ile hanımı, o ateşin odunu olmaktadır. Ateş köpüren kocasına odun taşımakta, onun ateşini körüklemektedir. Zira o kadın, ateş köpüren kocasına dünyada iken Hz. Muhammed’e karşı kışkırtmakta, halk deyimiyle “ateşe körükle gitmekteydi.”
Ateşe atılan odundan söz edilirken kelime sonlarındaki “b”ler, birbirine değen odunların çıkarttığı “tab, tab” seslerine benzer bir ses vermektedir. Sureyi tecvid kaidelerine uygun bir tarzda okuduğumuzda kelime sonlarındaki “b” harflerinden, “tab tab” diye bir ses, yani birbirine değen odun sesi duyulacaktır.İşte bu örnek de Kur’an’ın lafızlarının anlattığı mana ile ses uyumunu bize çok güzel bir tarzda göstermektedir.
Örnek 6:
قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَىٰ أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ ۚ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (Hûd 11:48)
Ey Nûh, denildi, sana ve seninle beraber bulunan ümmetlerden bir bölüme bizden selâmet ve bolluklarla (gemiden) in. Ama öyle ümmetler de var ki, onları bir süre yaşatacağız, sonra onlara bizden acı bir azâb dokunacaktır! (Hûd 11:48)
Hud Sûresi 48.ayette geçen "... umemin -mimmen-meake" (أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ) cümlesi tecvid kuralı ile okunduğunda 8 kez "Mim" (م) harfinin tekrar edilmesine rağmen ahengin bozulmayışına şahid oluruz. (Tecvidli okuyuşu: "... umemim mimmem meake").
Dil bilimciler bilirlerki bir harfin bir cümlede bu kadar çok peşpeşe okunması her dilde ahengi bozar.
Örnek 7:
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ ۚ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (Yâsîn 36:40, Orijinal)
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler. (Yâsîn 36:40, Diyanet Vakfı)
Yâsîn 40.ayette geçen "ve küllün fi felekin" (وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ) "Her biri bir yörüngede yüzerler" cümlesindeki harflerin de "Ya" (ى) harfi etrafında da döndüğü görülür, tersten de aynı okunur. (ك-ل-ف-ي-ف-ل-ك)
Örnek 8: Vakıa suresinde ölüm anı anlatıldıktan sonra (cennete) yakınlardan olanları teleffuz ederken yüzde gülme ifadesi oluşurken, sapık ve inkârcıları ifade ederken yüzde bir somurtma oluşuyor.
فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٨٨) فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ (٨٩) وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ (٩٠) فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ (٩١)وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ (٩٢) فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ (٩٣) وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ (٩٤)
88. (Hepiniz ölümü tadacaksınız.) Eğer bir kimse Allah'a yaklaşanlardan olursa,
89. (öteki dünyada onu) mutluluk, gönül rahatlığı ve bir esenlik bahçesi (bekler).
90. Ve yine eğer bir kimse dürüst ve erdemli bir hayat sürenlerden olursa,
91. (cennette şu sözlerle karşılanacaktır:) Dürüst ve erdemlilerden (olan) sana selam olsun!
92. Ama eğer biriniz hakikati yalanlayanlardan ve (böylece) yoldan sapmışlardan olursa,
93. (öteki dünyada onu) yakıcı bir ümitsizlik karşılar,
94. ve alev saçan bir ateşin sıcaklığı! (Vakıa 88-94)
Örnek 9: Ğaşiya suresi 6. ve 7. Ayetlerde sadece yiyecek olarak cehennemliklerin yiyeceği "beslemeyen ve açlık gidermeyen kötü kokulu ve dikenli bitki" manasındaki "Dari'ğ" kelimesi telaffuz edilirken bile kelime boğazdan geçmiyor.
لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلَّا مِنْ ضَر۪يعٍۙ
Diyanet İşleri Meali
6,7. Semirtmeyen, açlığı gidermeyen kötü kokulu bir dikenden başka yiyecekleri yoktur.
Araplar arasında “dari”, “şibrık” denilen zehirli bir bitkidir ki kuruduğu zaman Hicazlılar buna dari’ derler. Dari’ kötü bir otlaktır ki, üzerinde yayılan hayvan ne yağ bağlar, ne et. Demek ki Arapçada darî’, insanın değil hayvanın bile yemesi mümkün olmayan dikenli, sert, yumuşak olsa da gayet fena kokulu, zehirli dikene ve bitkiye denir. Şu halde burada bu bitkinin herhangi bir özelliği değil, yenilip yutulma ihtimali olmayan elem verici bir şey olma niteliği kastedilmiştir. Kedi tırnağı gibi öyle fena kokulu bir dikendir ki ona hayvan yaklaşamaz.
Örnek 10: Tekvir suresinde sıralamaya bakılınca büyükten küçüğe doğru bir sıralama ile yukarıdan denize kadar iniş yapıldığı görülmektedir. Güneş, Yıldızlar, Dağlar, Develer, Vahşi hayvanlar ve Denizler.
1- Güneş dürülüp karardığında,
2- Yıldızlar (sönüp) döküldüğünde,
3- Dağlar yürütüldüğünde,
4- On aylık (değerli) gebe develer bırakıldığında,
5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,
6- Denizler kaynatıldığında (Son Saat gerçekleşmiş olacaktır).