29. Ankebut 48. Ayet - sen bir kitaptan okumuş ya da onu kendi elinle yazmış değildin
وَمَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ ۖ إِذًا لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ (Ankebût 29:48)
Ondan (Kuran'dan) önce, sen bir kitaptan (bir ilahi kelâmı) okumuş ya da onu kendi elinle yazmış değildin (1) Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar (2) kuşku (3) duyarlardı. (Ankebût 29:48)
(1)- Bu Kur’an sana vahyedilmeden önce, sen herhangi bir kitap okuyor veya kendin böyle şeyler yazıyor değildin. Bu güne kadar içlerinde yaşadığın Mekke halkı, Seni çok iyi tanıyordu. Hicrettten hemen önce gelen bu âyet, Hz Muhammed'in Kuran'dan önce herhangi bir ilahi kitabı okuyup yazmamış olduğudur. Yoksa, Rasulullah'ı, bu mesajları başka kitaplardan almakla suçlarlardı.
(2) Mubtil kelimesi, ebtale fiilinden türetilmiştir. Bu fiil, “haksız [veya “geçersiz”] bir iddiada bulundu”, “bir hakikati çürütmeye çalıştı”, “bir şeyi yok saydı”, o şeyin “önemsiz olduğunu”, “hiçbir anlam ifade etmediğini”, “temelsiz”, “yanlış” ve “sahte” olduğunu göstermeye çalıştı anlamlarına gelir (Lisânu’l-‘Arab ve Tâcu’l-‘Arûs).
(3) Rayebe (ريب) kelimesinden türeyen irteebe (ارْتَابَ) "şüphe etmek" fiili, Şekk’ten (شك) farklı olarak; "iki şey arasında tereddüt etmek", "ya doğruysa ” anlamındadır.
Bu ve diğer benzeri ayetler Hz. Muhammed’in Kur’an’dan önce herhangi bir ilahî metin okumadığını ifade eder.
* Bu Kitabın sana vahyolunacağını ummuyordun... (Kasas 28:86)
* İşte böylece sana da emrimizden bir rûh (Kur’an’ı) vahyettik. Sen o Kitabı ve o imanı bilmezdin.... (Şûrâ 42:52)
* De ki: “Allah dileseydi onu size [tilavet] edemezdim (okuyup aktaramazdım); (Allah da) onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür içinizde kalmıştım. Akıl etmiyor musunuz? (Yûnus 10:16)
Demek ki buradaki mesaj Hz. Muhammed’in okuma-yazma bilmediğiyle ilgili değil, dini metinlerle içli dışlı olmak anlamında entelektüel bir din meşguliyetine sahip olmamasıyla ilişkilidir. Hz. Muhammed’in ümmiliği de onun kitap ehlinden olmaması, Tevrat’ı bilmemesi ve Mekkeli oluşu demektir; konunun okuma-yazma bilmemeyle herhangi bir ilişkisi olamaz.
• Kafir olanlar dediler ki: “Bu (vahiy) ancak o (Muhammed)’in uydurduğu ve kendisine başka bir grubun da yardım ettiği bir iftiradır.”
(Onlar böyle diyerek), elbette bir haksızlığa ve yalana vardılar. (Müşrikler de) dediler ki: “Bu (ayetler, başkasına) yazdırıp sabah akşam kendisine okunmakta olan öncekilerin masallarıdır!” (Furkân 25:4-5)
* Yemin olsun ki biz onların “Onu (Kur’an’ı ona) ancak bir insan öğretiyor!” dediklerini biliyoruz.* İtham ettikleri şahsın dili yabancıdır. (Oysa) bu (Kur’an), apaçık bir Arapça’dır. Allah’ın ayetlerine inanmayanlar (var ya) Allah onları doğru yola ulaştırmaz, onlar için elem verici bir azap vardır. (Nahl 16:103-104)
* De ki: “Onu (Kur’an’ı) göklerde ve yerdeki gizliliği bilen (Allah) indirmiştir. Şüphesiz ki O, çok bağışlayandır, çok merhametlidir”. (Furkân 25:6)
ÜMMÎ NE DEMEKTİR ?
Her gündemine aldığı konu gibi, ÜMMİ kavramının da tanımını kerim kitabımız veriyor.
Bakara suresi 78;
> Ümmiyyûn lâ yeğlemûnel kitabe... (...اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ)
> ÜMMİ; önceki ilahi kitaplardan öğreti almamış/ onlarla haşir-neşir olmamış/ onlara dair entelektüel bilgi ile yetişmemiş kişi veya toplum... demektir.
Ümmiliğin, okur-yazar olmamak ile alakası yoktur.
Nitekim Kur'an, cuma suresi 2. ayette; vahyin ilk hedef toplumu olan MEKKE halkına da "ümmi" diyor.
Mekke toplumu içinde belli oranda da olsa, okur-yazar olduğu aşikardır.