İskilipli Atıf Hoca ve Abdülhamit karşıtları
İskilipli Atıf Hoca, 1874 tarihinde İskilip’in Tophane köyünde doğdu. İlköğretimini köyündeki okulda tamamladı. İstanbul’a giderek ilim tahsiline devam etti. 1905 yılında, İstanbul’daki Fatih Camii’nde ders vermeye başladı. 1905’te İstanbul Dârülfünunu İlâhiyat Fakültesi’nden mezun olarak Kabataş Lisesi Arapça öğretmenliğine tayin edildi. Meşîhat-ı İslâmiyye Dairesi’nde bulunan dersiâmların mağduriyetini giderme konusunda yaptığı çalışmalar üzerine şeyhülislâm tarafından Bodrum’a sürüldü; oradan da Kırımlı İbrâhim Tâli Efendi’nin pasaportu ile Kırım’a geçti. Kırım’dan Varşova’ya gitti. II. Meşrutiyet’in ilânından bir hafta önce İstanbul’a döndü. 1910’da medâris müfettişliğine getirildi.
31 Mart İsyanı’nda tutuklandı. 1913’te, Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi olayında suçlu bulundu ve Sinop’a sürüldü. Serbest kaldıktan sonra müderrisliğe devam etti. Daha sonra suçsuz olduğu anlaşılınca serbest kaldı.
25 Kasım 1925'te 671 sayılı Şapka Kanunu kabul edildi. İskilipli Atıf, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabı nedeniyle önce 16-18 Aralık 1925'te Giresun İstiklal Mahkemesi'nde beraat etmişti. Ancak çok geçmeden İskilipli Atıf'ın, söz konusu kitabını, özellikle şapka karşıtı isyanların çıktığı bölgelere el altından dağıttığı bahanesiyle İskilipli Atıf, bu sefer de Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı. (Ocak-Şubat 1926).
Kaynak: TDV Ansiklopedisi
Ankara İstiklal Mahkemesi zabıtlarında yer alan 3 Şubat 1926 tarihli idam kararına göre İskilipli Atıf iki suçtan; 1. Basımı ve dağıtımı hükümetçe yasaklanan “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabı isyan bölgelerine özellikle göndererek halkı isyana ve irticaya teşvik, 2. Milli Mücadele'de başkanlığını yaptığı Teali İslam Cemiyeti'nin ihanet bildirilerini “sonradan aldığı tertiplere rağmen” Yunan uçaklarıyla Anadolu köylerine attırmak suçlamasından yargılandı. Ceza Kanunu'nun 55. Maddesi gereğince “anayasayı tağyir” suçundan idama mahkum edildi. 26 Ocak 1926’da Ankara İstiklâl mahkemesinde yargılandı. Savcı 15 yıl kürek çekme cezası istemesine rağmen Hakim savunma yapmaya gerek görmeyen İskilipli Âtıf Hoca için idam kararı verdi. İskilipli Âtıf, Ankara Samanpazarı Meydanı’nda idam edildi.
Ankara İstiklal Mahkemesi, İskilipli Atıf'la birlikte Babaeski eski Müftüsü Ali Rıza'yı da idam etti. Mahkeme, bu iki idam dışında aralarında Ömer Rıza (Doğrul), Hafız Osman, Tahirül Mevlevi'nin de bulunduğu sanıkları beraat ettirdi. bir kısmına da 5-10 yıl hapis kararı verdi.
İskilipli Atıf Hoca Abdülhamit karşıtı idi, tıpkı Said Nursi, Mehmet Akif, Gazi Ahmet Muhtar paşa(namaz vakitleri cetvellerini hazırlayan zat), Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Zahid Elkevseri, Reşid Rıza, Muhammed Abduh ve üstadı Cemaleddin Afgani, Namık Kemal, Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ziya Paşa, Saîd Halim Paşa, Süleyman Nazif, Rıza Nur, Ahmet İzzet Paşa (sadrazamlık yapmıştı) gibi.
1905 yılında, dengesiz davranışları yüzünden Abdülhamit tarafından Bodrum'a sürüldü. Osmanlı Döneminde müderrislerin cami kapılarında cer açması (para toplaması) yasaktı, çünkü devletten en yüksek maaşı alıyorlardı. Bodrumda para toplarken ihbar edilmesi üzerine suçüstü yakalandı. Daha sonra eski medrese arkadaşlarından Kırımlı İbrahim Efendi'nin pasaportunu çalarak Kırım'a kaçtı. Zaten vaazlarından sonra cami cemaatinden para toplaması da bu kaçma planının hazırlığıydı.
II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Bu defa katıldığı 31 Mart isyanında Beyazıt Meydanı'nda "Din elden gidiyor, başında fes olanlar kafirdir, kafirlerin kellesini kesin" bağrışları yüzünden İngiliz provakasyonuna destek verdiği için tutuklandı. Cezası idamdı ama Osmanlı geleneğinde müderrislere idam cezası verilemiyordu, bir haftalık hapisten sonra serbest bırakıldı.
İskilipli Atıf 1913'te, Başbakan Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesi olayında suçlu bulunarak 5,5 yıllığına Sinop'a sürüldü. İngiliz casusu Robert Frew'in kurdurduğu İngiliz Muhipler Cemiyeti kurucusu ve yöneticisidir. Bu İngiliz maşası Alemdar gazetesi'nde "Dinin ve devletin anahtarını İngiliz'in eline vermekte beis yoktur" diyecek kadar da İslam ve Osmanlı düşmanıdır.
İskilipli Atıf dengesiz biriydi. Sadece Cumhuriyetle değil Osmanlı ile de kavgalıydı... Bu yüzden şapka kanunundan iki yıl önce yazdığı risale bahanesiyle idam edildi. Mehmet Akif Mısır'a gitmek zorunda bırakılmış, Saîd Nursi de hapis cezası ve hayâtı boyunca sürgün yaşamak zorunda kaldı.
Kelâmî Dergâhı şeyhi Esad Efendi, II. Abdülhamid tarafından memleketi Erbil’e sürgüne gönderildi (1900). Meşrutiyet’ten (1908) sonra İstanbul’a döndü ve Kelâmî Dergâhı’nı genişleterek yeniden inşa etti. Meşrutiyet’le birlikte Cem‘iyyet-i Sûfiyye’nin kuruluş çalışmaları bu dergâhta yürütüldü. Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım Efendi cemiyetin reisi, Esad Efendi de ikinci reisi oldu. Esad Efendi cemiyetin açılış töreninde yaptığı konuşmada Meşrutiyet idaresini ve taraftarlarını öven, Abdülhamid dönemini eleştiren ifadeler kullandı.
Abdulhamit'e karşı olan bu mezkur şahısların hepsi bir şekilde büyük sıkıntılar içinde vefat etmişlerdir.
Abdülhamit karşıtları pişmanlıklarını dile getirdiler;
Rıza Nur, “Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı? Hiç… Hele hiç hırsızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bilakis memlekette bunların önüne geçmeye çalıştı. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor” dedi.
Ahmed İzzet Paşa, “Şöhret bulduğu derece zalim ve kahredici olmadı… Kimsenin hayatına, rızkına, istikbaline kastı yoktu. Saltanat zamanında işitilen isnadlar, Meşrutiyet’te hiçbir zorlukla karşılaşmadan yapılan araştırma ve soruşturmalar ile hiç bir zaman doğrulanamadı” dedi.
Süleyman Nazif, “Hasret olduk eski istibdâda biz” diyerek, Abdülhamid özlemini dile getirdi.
Said Nursi , Sultan Abdülhamid’i, “Şefkatli Sultan- Veli Sultan” diye yâd etmeye başladı.
Mehmed Âkif Ersoy, “Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş/ Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş” dedi.
Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşının pişmanlık şiiri ;
Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî padişâhına.
“Pâdişah hem zâlim, hem deli’ dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz ‘belî’ dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.
Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.
Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!
Sultan II. Abdülhamid 27 Nisan 1909'da Şeyhülislam Mehmed Ziyâeddin Efendi’nin imzası bulunan bir fetva gerekçe gösterilerek tahtından indirilmişti. Meclis zabıtlarına göre bu karar, bu fetvaya uygun olarak Âyan’dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın teklifi sonrası 36 Âyan üyesi ve 240 Meclis-i Mebusan üyesinin oy birliği ile alınmıştı. Ziya Şakir’e göre bu karara sadece Âyan’dan Yorgiyadis Efendi itiraz etmiş ve “Yazıktır, günahtır” diye bağırmış, bunun üzerine orada bulunanlar tarafından hainlikle suçlanmış ve hemen susturulmuştu. Sultan II. Abdülhamid’in hal’ fetvasının ilk müsveddesini meşhur âlim ve Antalya Mebusu Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi (Yazır) yazmıştı.
Hayatının son anına kadar bu pişmanlığı yaşayan M. Hamdi Yazır "ömrümde bu kadar ağır bir vicdan hesabı çekmedim, başıma ne geldiyse bunun manevi sillesidir, gençlik saikasıyla bir iştir işledim, Allah beni affetsin" demiştir.
Mehmet Akif Ersoy gibi Saîd Nursi de Abdulhamit'e karşı olduklarını Selanik ve İstanbul’da mitinglerdeki konuşmalarında ve gazetelerde yazdığı makalelerle duyurmuştu. Sultan Abdülhamit’e yapılan jurnaller sebebiyle mabeyn tarafından uyarıldığında itirazlarını pervasızca tekrar ettiğinde, aklından şüphelenilmiş ve akıl hastanesine sevk edilmişti.
Gençlik yıllarında Cemaleddin Afganiye "Üstadımdır" diyen Said Nursî, 1960 yılında vefâtıyla nihayetlenen Urfa seyahatine çıkarken, o zaman Ankarada ikamet eden Abdülhamit in büyük oğlu Selim Efendi'nin kızı Namıke Sultan'dan dedesi hakkında helallik istemiş : "Biz, gençlik sâikasıyla İttihadçılar’ın propagandalarına kapılarak dedeniz merhum Abdülhamid Han Hazretleri hakkında pek çok itâle-i kelâmda (lisânen tecâvüzde) bulunduk. O’nun vârisi sıfatıyla sizden helâllik diliyorum. Ben bir ölüm yolcusuyum. Kabre az mesafem kaldı. O’nun nâmına bana hakkınızı helâl ediniz!.." demişti.
Said Nursi'nin "Üstadım" Dediği Cemaleddin Afgani 33. Dereceden Bir Masondu...
1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi. Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti. Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım. Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadı olarak göstermek istemiyordu. İyi de, Said Nursi kendisi bu isimleri vermekten çekinmemişse bize ne oluyor!..
16 Mart 2006 Perşembe
(Ali Eren, Vakit)
Cennet Mekan Sultan Abdülhamit Han, Cemaleddin Afgani için hatıratında şöyle demiştir: "Bir de ortaya Cemaleddin Afgani adında bir şartlatan çıktı. Araştırdım İngilizlerin adamıydı".