Kuran Kelime ve Kavramları
''Abd'' kelimesinin tam karşılığı kölelik ve kulluktur. Bir güce, otoriteye, mala-mülke, gösterişe veya herhangi bir kişiye kul-köle olmaktır. İradî bağlılığa kulluk, gayr-i iradî bağlılığa kölelik denir.'' Ben sizin kulluk ettiğiniz nesnelere/putlara, nefsinize, paraya, gösterişe, makama, mala mülke, kul köle olmam.'' (Kâfirûn:2)
Acem kelimesi “dili iyi konuşmamak, anlatımda eksikliğin, pürüzün olması, açık seçik olmayan,derdini anlatmada acemi” demektir. Acem, Şuara 195. âyetteki “arabiyyen”in tam zıddıdır. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir (Şuara 193-195). Arabiyyen apaçık, acem(ce) ise açıklayamayan/kapalı demektir. Sözü güzel anlamayan ve konuştuğunu açıkça anlatamayan kimseye de Arap olsun veya olmasın acem denirdi. Ancak bu kelime sonraları anlam daralmasına uğrayarak sadece Arap olmayan ve Arapça konuşamayan kimseleri belirtmek için kullanılır olmuştur. Özetle Arap, düzgün-fasih-açık seçik demek iken acem,düzgün açıklayamayan, sözü karıştıran,ağdalı bir dil ve gereksiz süslemelerle dolambaçlı laflarla manayı boğan demektir. "Biz, Kur'ân'ı Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi". (Şuarâ: 198-199)
Ahd; emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz, bir şeyi korumak anlamlarına gelir. Kur’an’da ayrıca yemin ve misak da kullanılır. Bağlamlarına göre farklı nükteler barındırır. Bir şeyi her durumda koruyup gereğini yerine getirmek demek olan ‘ahid’de kesin söz verme vardır. Yemin, ahdin dinî ve kutsî yönünü; söz verme ise biraz daha ahlâkî ve sosyal yönüne yakındır.
Azâb (عذاب), Allah’ı tanımayan, O’na ortak koşan veya buyruklarına karşı gelenlere dünyada ve âhirette verilen cezadır. Kuranda 490 yerde geçer. عذب (azb) bir şeyi terk etmek, ondan vazgeçmek, uzûbet tatlı olmak; if‘âl vezninde i‘zâb tatlılaştırmak; istif‘âl vezninde isti‘zâb, tatlı su istemek; azap ve ta‘zîb ise acı veren ve hayatın tadını gideren şeydir. Kimine göre azâbın aslı, yemeyi ve uyumayı bırakmak anlamındaki azb ve uzûb kökündendir. Bu, hayatın tadını kaçıran şey demektir. Ta‘zîb ise insanı aç ve susuz kalmağa sevk eder, böylece hayatın tadı kalmaz. Kimine göre ta‘zîb kamçının ucuyla vurmak demektir. Kimine göre de azab bulanık su anlamındaki azb kökündendir. Buna göre ta‘zîb, yaşamı bulandırmak, hayatı kaydırmak demektir (Bkz. Müfredât; el-Mu‘cemu’l-vasît ).
Birr kelimesi her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsân,itaat, doğruluk, bol bol iyilik demektir. Kelime, bu geniş anlam alanıyla her türlü iyiliği, ihsânı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır. Birr kelimesinin aslı berr kelimesidir. Lügat anlamı“kara parçası, kıt’a” demek olan berr kelimesi,“deniz” anlamına gelen bahr kelimesinin karşıt anlamlısıdır. Yani bahr suyun dolduğu boşluk, berr boşluğu dolduran kara parçası manasındadır. Bu iki kavram bir arada fi’l-berri ve’l- bahri, karada ve denizde şeklinde bir deyim olarak da kullanılır.
Cin, ''c-n-n'' kökünden türemiştir. Örtülü olan her şey cin’dir. Anlamı gizli, örtülü, saklı demektir. Aynı kökten gelen cennet, toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer demektir. Cinnet; aklın, fikrin saklanması, delirmek demektir. Cenin, ana karnında saklandığı için bu adı almıştır. Cünnet; kalkan demektir ki kişiyi oktan, mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir. Canan; duyu organlarından saklandığı için kalp anlamında kullanılmıştır. Görüldüğü gibi ''Cinn'' kelimesinin bütün eski ve yeni sözlüklerde ortak manası görünmeyen, bilinmeyendir. Her insan, şeytani duygu ve düşünceler oluşturabilecek potansiyeldedir. Sûre bunlara karşı tedbir alınması ve şerrinden Allah’a sığınılması gerektiğini hatırlatır. Bu sığınmayı da, İlahi terbiye/Rab ve yönlendirme/Melik esmaları ile ifade etmiştir. Bu yapılmazsa görünen görünmeyen düşmanlar insanın birtakım nesnelere, kişilere, duygulara, hazlara köle olmasına ve onları ilahlaştırmasına yol açacaktır. (Bkz. Furkan: 43) (Nas:6)
Darb, bir şeyi başka bir şeye sertçe vurmaya denir. Darbu-derehim, çekicin vurduğu nokta-i nazarından para basımına denmiş,Türkçemize darphane olarak geçmiştir. Darb aynı zamanda “çeşit”manasınadır. Nitekim Arapçada, “Bu şeyler aynı darptandır, yani, bunları aynı çeşit say denilir. (Râzî) Bu nedenle ‘darbımesel’kullanımına her tür çeşitli örnek, farklı farklı ayırt edici misal manası verilmiştir.
Ebâbil; bölük bölük, alay alay, gurup gurup, peş peşe, birbiri ardınca, katar katar, fırtına gibi, cemaat, topluluk demektir. Araplar“Develerin grup grup gelmesine” “Câet ibilike ebâbile” derlerdi. Ebabil hakkında bazı âlimlerin görüşleri şöyledir: Abdullah b. Mesud’a göre “bölük bölük”tür. Abdullah b. Abbas ve Dahhak’a göre “birbirini takip edenlerdir.”Mücahid’e göre “bir araya toplanmış, birbirini takip eden, bölük bölük”tür.
Etrâb kelimesinin lügat anlamı “aynı zamanda doğmuş, birbirinden farkı olmayan” demektir. (Lisanü’l-Arab) Hepsi bir ayarda, bir seviyede demektir.
Fitne kelimesinin aslı ‘fetn’dir.“Fetn” sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin cevherini cürufundan ayırmak için onları ateşte eritmek demektir.Bu nedenle fitne, imtihanın en ağırıve en zorudur.
Ğılman, ğulam’ın çoğulu olup Kurân’da bir yerde geçer. Daha çok on yaşın üstündeki çocuklar hakkında kullanılır. “Vildân” ise Kurân’da altı yerdegeçer, evlâdın çoğulu demektir. Ğılman da, vildân da cinsellikle ilgili bir bağlamda kesinlikle kullanılmaz.
Halîfe, dilsel olarak “arka” demek olan h-l-f kökünden ismifâil kalıbında bir kelimedir. Aslı halîfetün olan kelimenin sonundaki te harfi mübalâğa için olup kelime halk arasında halîfe şekline dönüşmüştür. Türkçedeki “kalfa” kelimesi de halîfe kelimesinin değişime uğramış bir biçimidir. Hilâfet kelimesi ise, “zaman itibariyle bir başkasının arkasından gelip onun yerine geçmek” demektir. Sâd 26. âyette ise,Hz. Dâvûd’un insanlar arasında hak ile hükmetmesi için yeryüzünde halîfe kılındığı bildirilerek halîfeden ne kastedildiğine açıklık getirilir. Yeryüzünü imar eden ve çalışmasını bir sonraki nesle aktararak ilmî teknolojiyi ilerleten demektir. (Neml:62)
Hırs/Harese : Bakara 2.96 - "İnsanlar içinde dünya hayatına en hırslı olanların onlar olduğunu görürsün. Hatta bu hırsta müşriklerden bile daha ileridirler. Onlardan her biri bin yıl yaşamak ister. Fakat uzun ömür onu cezadan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların bütün yaptıklarını görür."
-Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir.
Hududullah : Allahın sınırları, bunla kastedilen genelde insanların da hukukunun sınırlarıdır.
Kevser lügatte, alabildiğine, aşırı derecede çok” demektir. Kevser kelimesi Arapçada somut şeylerin çokluğu için kullanıldığı gibi, soyut kavramların çokluğu için de kullanılır. Aynı kökten olan ve bir sonraki sûrede zikredilen “tekasür” olumsuz bir biriktirme ve çokluğu ifade ederken “kevser” olumlu bir çokluğu, bolluk bereketi ifade eder.
Kevser; Duhâ, İnşirah ve Fetih sûrelerindeki leke (senin için) ifadesiyle tahsis edilen lütuflar haricinde “ke” verdik ifadesi ile düşünürsek kevser, vahiy, nübüvvet, ve hikmeti de kapsayan hayır ve iyiliklere bir atıf olabilir. (Kevser:1)
Kıst, genellikle “adâlet” diye açıklanmıştır. Böyle açıklanmış olmakla beraber “kıst” kelimesi tam olarak “adâlet” demek değildir. Çünkü “adâlet”,“bire bir karşılık, denge, denklik,eşitlik” demek iken, “kıst” kelimesi “nasip,hak edilmiş olan pay” demektir. (Lisanül-Arab). Adl/adâlet bazen gizli olabilir. Fakat kıst açıkça ortaya konulur. Kıstas kelimesi de bu köktendir. Yine Türkçemizde kullandığımız taksit(hakkı olan bir şeyi belli zamanlara pay pay bölmek) kelimesi de bu köktendir. (Şuarâ:182)
Mekr; sinsi plân ve tuzak,hile manasındadır. Keyd, mekr’den daha kuvvetlidir. Biri sana “Şunu yapabilirim.” dediğinde bu mekr olmaz; ancak karşı tarafın bilmemesi durumunda mekr olur. Keyd ise bilinsin-bilinmesin bir başkasına zor kullanarak kötülük yapmaktır. Mâkir, mekr yapan kişidir ve kötülüğü, mağdûrun bilmediği bir yer ve yönden getirir.
Mublis (مبلس) : ümidini yitirmiş (Muminûn 77, Rum 49)
Muhît; kuşatmak, sarmak ve çevrelemek gibi anlamlar taşıyan ''h- y -t'' kökünün türemiş şeklidir. Hait,bir yeri çevreleyen duvar demektir. El-Muhît, her şeyi kuşatan sıfatlarının tüm tecellileriyle varlığı kuşatan demektir. İhâta, kuşatma demektir. Bu kelime cisimler için kullanıldığı gibi ilimle kuşatmayı da ifade eder: “Şüphesiz Allah ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” (Talâk:12) (Burûc:14)
Müheymin: Himaye eden, Koruyan, Değerlerin, ilkelerini korunmasıdır. Bir kuşun, yavrularını korumak için yuvası üzerinde uçup durması, onları gözetlemesi gibi Allah da kullarına karşı Müheymin'dir.
Nüşuz : AYAĞA KALKMA, fahşiyat,
Nisa 34 Nüşuz iffetsizlik demek değildir . Kalkıp gitmesinden korktuğunuz kadına yapma etme gitme diye öğüt verirsin. Şiddetle, zorla geri döndüremezsin. Aynı fiil Nisa 128 kocanın kalkıp gitmesinden korktuğunuzda uzlaşın….(Kalkma kalkışma isyan etmek).
Mücadele 11 nüşuz size kalkın denildiğinde kalkın (darabe ve nüşuz kasıtlı yanlış çevirmiştir )
Ramazan: Arapçada Bu kelime iki kökten gelir. "Ramad" kökünden gelirse "kavurucu ateş, sıcak" anlamına gelir; Ramazan her yıl gelir ve bizim kötülüklerimizi yakar yok eden, bizi iyiliğe çeviren ay demektir. "Ramda" kökünden gelirse "sonbahar yağmuru" anlamına gelir; Sonbahar yağmuru yazdan sonra oluşan tozu, pası ortadan kaldırdığı gibi Ramazan da bizim 11 ayda oluşmuş kötülüklerimizi temizler.
Sadr, her şeyin ön ve baş tarafı manasındadır. Sadr-ı İslam: İslam’ın başı, ilk yılları. Sadru'l- Kelam: Sözün başı. Sadr-ı Azam ise başvezir manalarındadır. Görüldüğü gibi sadr sadece göğüs demek değildir. Âyette, hem duygulardaki hem de düşüncelerdeki vehimler kastedilmektedir. Bu ikisini kasıtla ayette sadrın çoğulu sudur kullanılmıştır. Kur’an bu iki merkezi birbirinden ayırmaktadır (Bkz. Ahzap: 4) (Nas:5)
Salât; namaz, dua, yöneliş manasında kullanılmakla birlikte lügat manası olan destek anlamında da kullanılır. “Kâme” ayağa kalkmak,dikilmek fiilinden türeyen “ekîmu, yukîmu, , kâimun, ekâmtum” kelimeleri ile birlikte geçer.
Selamet; gizli veya açık bir bozulmanın olmamasıdır (Müfredat).
Sude: çiğ düşmesi
Suht ( سحت): Her türlü haksız kazanç elde etmek, insana zararlı yiyecek ve içecekler.
Rabbânilerin ve hahamların, onları günâh söz söylemekten, harâm yemekten menetmeleri gerekmezmiydi? Yaptıkları şey ne kötüdür! (Mâide 5:63
Şeytân kelimesi iki köke dayandırılır. Bunlardan biri olan eş-şetanu, çok sağlam ve uzun ip, halat anlamına gelir. Şetanean, uzaklaştı; şatın, haktan uzaklaşan demektir. Araplar gece sinsice gelip uyuyana zarar veren yılana da şeytan derlerdi. Eğer kelime ş-t-n değil de ş-y-t kökünden türetilmişse o zaman kök anlamı yanmak, öfkeden yanıp tutuşmak anlamına gelir. Kur’an’da şeytanın Allah ile ilişkisinde ‘iblis’ sıfatı ile anılır. Zirâ şeytan Allah karşısında umut kesmiş, iflas etmiştir. İblis’in insan ile ilişkisinde ’şeytan’ sıfatı kullanılır. İnsanı ayartan sinsi düşmandır. Bakara 34 ve 36 buna örnektir.Görünen ve görünmeyen insan ve cin her tür kötülük için kullanılır. Kurân’a göre şeytan insanın apaçık düşmanıdır. (Furkân:29)
Tayran, havada uçan kanatlı kanatsız, canlı cansız her şeydir. Tare, fiil olup “uçtu” demektir. Tayr’ın ille de kanatlı olması şart değildir.Zira En’âm 38’de kanat ayrıca zikredilir. Havada bulutlar da uçar, kuş ve sinek de uçar. Ayrıca bakteriler, tohumlar, atılan oklar ve mızraklar da tayr kapsamına girer.
Tertîl, bir şeyin tertibinin güzelliği demektir. Bu kelime bedevînin dilinde “bir şeyden birinin diğerine karışmaması, tarak dişi gibi simetrik ve düzenli olması” anlamına gelir. Bu durum ‘’muhkem, kuvvetli,sımsıkı olmanın zıddıdır.” Meselâ dişlerin tertîli “dişlerin seyrek bir şekilde düzene konulmuş, dizilmiş olması” demektir ve bu sözcük Arapçada “güzel dizilmiş dişler” manasında da kullanılır. “Tertîl” kelimesi, Kurân’ın okunması anlamında kullanıldığı zaman“onun düşünülerek, sakin, ölçülü ve bütüncül biçimde okunması” gerektiğini ifade eder. (Furkân:32)
Velî: “Yardım eden, Yol gösteren, Aydınlatan, Şefaat eden, Koruyan, Hak ve Yetki sahibi ” manalarına gelir. Kuranda 13 kadar yerde Allahın vasfı şeklinde geçer.
YEGŪS (يغوث) : Kelimenin “yardım etmek” anlamındaki GAVS kökünden türediği, kendisinden yardım istendiği için putun bu adla anıldığı, “yağmur yağdırmak” anlamındaki gays köküyle de bağlantı kurularak “yağmur yağdıran” mânası da verildiği (İbn Düreyd, s. 96, 153; Yâkūt, V, 439) ve menşeinin Güney Arabistan olduğu ifade edilmektedir (Jeffrey, s. 291-292). Ancak kelimenin aslının İbrânîce’den veya ona yakın bir dilden yahut Tevrat’ta adı geçen ve Edomiler’in atası olan Yeuş’tan geldiği de söylenmektedir (Mustafavî, XIV, 257; Elmalılı, VIII, 355; Smith, s. 43, 226). Kur’ân-ı Kerîm’de “yegūs” kelimesi Nûh kavminin taptığı putlar arasında zikredilir ve Nûh kavminden inkârcıların, “Sakın ilâhlarınızı, hele Ved, Süvâ‘, Yegūs, Yeûk ve Nesr’i asla terketmeyin” dedikleri belirtilir (Nûh 71/23).
Kaynak : (TDV Ansiklopedi, Yegûs maddesi).
Zebur : yazılmış kitap anlamındadır, zebere yazı yazmak, mizber kalem demektir. Kuranda 11 yerde geçer. Kıstas hadisinde peygamber mizber (kalem) istedi şeklinde geçer. Zebur sadece Hz. Davud'a verilen kitap değil, ondan önceki resullere de verilmiştir (Aliimran 184,Nahl 44, Fatır 25). Hz. Davud'a da bir Zebur verilmiştir (Nisâ 163,İsra 55)
Zenim (زَنِيم) Kalem Sûresi, 13. Ayetinde geçen
Kelimenin kökü; "ز-ن-ي (z-n-y)" harflerinden oluşan "زِنًى (zinen) = ZÎNÂ" anlamındaki sülasi fiilden gelir.
Zinâ fiilinin sıfât-ı müşebbehe kalıbından bir isimdir.
Anlamı : «Zînâ Ürünü, Soyu-Sopu Belirsiz, Gayri Meşru Evlatlık, Nesepsiz, Piç Yaftası Yemiş, (kabaca;) Piç Damgalı veya Piç Kurusu!» demektir.
عُتُلٍّ بَعْدَ ذٰلِكَ زَن۪يمٍ!(!Utıllin, ba'de zalike Zenîm) (Kalem 13) Meali: «Kalın Kafalı, hem de öyle ki Piç Kurusu!»